Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

Haberler

Öğretilmiş çaresizlik kavramına, ayağından bağlı filler, cam bölmedeki köpekbalıkları ile aşinaydık. Ama bir hikâye kitabına da isim olması şaşırtıcı geldi. Gerçi hikâyeleri okuduktan sonra ‘Bu kitaba bundan daha güzel bir isim olamazdı.’ diyor insan. Siz isimi belirleyip sonra kitabı yazanlardan mısınız? Yoksa kitabı yazıp sonra ismini koyanlardan mı? Bu kitabın serüvenini biraz anlatabilir misiniz?

-Evet, haklısınız; “öğrenilmiş çaresizlik” aslında davranışçı bir psikoloji kuramının adıdır. Böyle söyleyince fazla bilimsel geliyor kulağa. Ama hayatımızın tam da merkezinde yer alacak kadar iç içeyiz onunla. Karakterimizin kaderimizi oluşturduğunu düşünenlerdenim ben.

Asuman Güzelce, öykü kitaplarıyla tanıdığımız bir yazar. Ötüken Neşriyat’tan yayımlanan “Aşk Sır İstanbul” yazarın ilk romanı. Öykülerinin naif ve akıcı dilini romanına da taşımış. Bu romanın, daha okumaya başladığım ilk sayfalardan itibaren, bende uyandırdığı o tuhaf huzur duygusunu nasıl tarif etsem? Sanki kış mevsimindesiniz ve sıcacık, derli toplu bir evin içinde, buğulanmış camlarınızdan dışarıya bakıyor, lapa lapa yağan karı seyrediyorsunuz, kucağınızda kitabınız, avuçlarınızı ısıtan, buharı üzerinde ince belli çay bardağınızı dudaklarınıza götürerek. Böyle bir görüntü, huzura emanet edilmiş bir zaman, “Aşk Sır İstanbul” romanını bitirene kadar peşimi bırakmadı.

Ötüken Neşriyat’tan bu yıl çıkan son kitap Acar Okan’ın yazdığı “Hatırladıklarım - Kırk Ambar İsmi Lâzım Değil” (2015) başlığını taşıyor. Kitabın yazarı Harp Okulundan mezun olunca 27 Mayıs, 22 Şubat ve 21 Mayıs darbelerinin içinde yer aldığı için genç yaşlarda emekli subay olmuştur. Bir yandan hayata atılıp çalışmaya başlarken, diğer yandan Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Matbaacılık, kitapçılık, gazetecilik, avukatlık, siyaset ve cemiyetçilik yapmış ve böylece olayları yakından takip etmiştir. Daha sonraları Baş Müfettişlik, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı, Türk Dünyası Koordinatörü Başbakan Başmüşavirliği gibi uzun yıllar Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin en üst düzeylerinde önemli görevler almıştır. Cemiyetçilik hayatında pek çok gencin yetişmesine katkı sağlamış, Türkiye’nin birçok ilinde konferanslar vermiştir.

Sayın Belma Aksun Hanımefendi'nin tercüme ettiği, Ötüken Neşriyat'ın yayınladığı ‘Akdeniz' adlı eseri İstrati'nin üslup gücünün zirve yaptığı romanlarından biridir. Yakalandığı verem hastalığından kurtulmak isteyen İstrati Akdeniz'e, Mısır'a gitmek üzere bindiği gemiyle İstanbul'a gelmişti; gemiden çıkıp İstanbul'u gezmeyi çok istiyordu, ne yazık ki pasaportu yoktu. Bir gemici kasketi imdadına yetişti; gümrük memuru gözüne bakıp hafif bir gülümsemeyle ‘Geç' dedi. Memurun bu yaklaşımını İstrati şöyle yorumladı: “Ayasofya'yı çalıp götürmeyeceğimi biliyordu.” Burada Doğu'nun hoşgörüsüne şahit oldu, ömrünün sonuna kadar da bu hoşgörü ikliminde yaşadığı günleri unutmadı.

Metin Savaş’ın romanlarını okumuş olanlar çok iyi bilir: Yaşadığı şehir Balıkesir’le özdeşleşmiş, adeta bu şehri, bütün kitaplarının gizli kahramanına dönüştürmüş usta bir yazardır. 2014 yılında Ötüken Neşriyat’tan yayımlanan son romanı “Kuvayi Milliye Hazinesi” de öyle. Kitabın ismine ve kapağındaki fotoğrafa bakarak, bu romanın tarihi bir roman olduğunu zannedebilirsiniz, ama değil. İki binli yıllarda geçen, çağımızın tüketim çılgınlığına, medyanın dejenerasyona çanak tutan tutumuna, gençliğin sıradanlaşan değerlerine göndermelerde bulunan, hem de bunu mizahi bir dil kullanarak, hiciv ile absürdü iç içe geçirerek yapan bir roman. Her şey 24 yaşındaki Ebesiz Doğan’ın muzip bir arkadaşı tarafından istihbaratçı olduğunun söylenmesi ve bu yalanın tüm Balıkesir’e yayılması ile başlar romanda.

Bahtiyar Aslan, akademisyen kimliğinin yanı sıra, şair ve hikâye yazarı olarak da sanatçı kimliği ile saygı gören biri. İkinci hikâye kitabı Ötüken Neşriyat’tan çıkan “Cennetin Son Saatleri” okuruyla yeni buluştu. Daha önceki kitabı “Kentin Haberi Yok”ta olduğu gibi bu kitaptaki hikâyeleriyle de farklı bir lezzet sunar Bahtiyar Aslan, okurlarına. Alışılmışın dışında bir bakış; şiire yakın, imgelere yaslanan bir anlatım. Sıradan bildiğimiz cümlelere, sıra dışı anlamlar yükleyerek, bir oya gibi ördüğü on altı hikâye; okunması emek isteyen, ama elinize aldınız mı bırakamayacağınız, düş ile düşünmenin iç içe geçirildiği, gerçeğin flulaştığı hikayeler bunlar.

Cevat Rüştü ismini hiç duydunuz mu?

Fransa’da eğitim gördüğü günlerde, “sahilinde kayıkları, dalyanlarıyla balıkçıları, ormanları, avcıları ile Beykoz’un mavi, yeşil belki her renkten bütün sevimli bitkileri gözlerimin önünde tablolaşırdı” diyen Cevat Rüştü, Ahmet Mithat Efendi’nin genç dostlarından biriydi.
İmparatorluk Türkiye’sinin cins kafalarından biri olan Cevat Rüştü’yü, Fransa’ya tahsil görmesi için ikna eden Ahmet Mithat Efendi’den başkası da değildi. Beykoz’daki yalısında millî bir temaşa akademisi kurarak Beykozlu gençlerden on sekiz kişiye müzik, irşad, tarih ve temaşa dersleri veren Mithat Efendi, Cevat Rüştü’yü de bu sıralarda fark etmişti. Ona “Oğlum, Git tahsil et de gel çiftlikte (Mithat Efendi’nin çiftliği) seninle beraber çalışalım” şeklinde ufuk açıcı bir teklifte bulunan Mithat Efendi, Türk ziraat ve çiçekçilik tarihinin büyük isimlerinden birini kültür hayatına böylelikle kazandırmıştı.

Kanatsız Kuşlar Şehri, Gül Âyinleri, Hoşçakal Şehir, Bu Taraf Anadolu, Afşar Ağıtları, Kayseri Şairleri gibi kitapların yazarı Emir Kalkan geçtiğimiz perşembe günü hayatını kaybetti. Eserlerinde ömrünün önemli bir kısmını geçirdiği Kayseri'yi, memleketinin insanlarını ve aşkı anlatan Kalkan'ı, arkadaşı Ahmet Turan Alkan'ın yazısıyla uğurluyoruz. 

Onur Okyar "İran ve Demokrasi" isimli kitabında bu konuyu masaya yatırıyor. Okyar, İran’daki demokrasinin niteliğini saha gözlemleri ve çeşitli araştırmalara dayanarak ortaya koymaya çalışırken, konuyu demokrasinin kökenlerine kadar inerek ele alıyor. Günümüz demokrasilerinin belirleyici unsurlarını tek tek ele alan yazar, çağdaş demokrasilerin bu ilkelere bağlı olduğunu belirtiyor ve beş temel demokrasi ilkesi olduğuna dikkat çekiyor. "Bunlar hukuk devleti ve dolayısıyla anayasacılık, seçim(sistemi), iktidar-muhalefet ilişkileri, temel hak ve özgürlükler ile sivil toplum mantığıdır." Demokrasi etrafındaki tartışmalar ve demokrasinin ne olduğuyla ilgili geniş özetin ardından kitap İran’ın geçmiş dönemlerdeki yönetim şekillerinden bugünlere uzanıyor.

Azerbaycan Türklerinin yetiştirdiği ilim ve fikir adamlarının en seçkin simalarından biri olan Prof. Dr. Selaheddin Halilov ile "Türk Dünyası ve Felsefenin Önemi Üzerine" konuştuk. Prof. Dr. Selaheddin Halilov Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ilgi alanını bütün Türk dünyasına yöneltti ve Türklüğün yükselmesinde felsefenin önemine dikkat çekti. Alanında çok sayıda esere sahip olan Profesör Halilov, son olarak İstanbul'da “Uluslararası Felsefe Araştırmaları Merkezi” kurdu. Bu merkezin amacı, Halilov'un felsefi görüşleri ve Türk dünyasında felsefe konusunda yaptığımız söyleşiyi, ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

Öteyüz, Emir Kalkan’ın lügatinde ahiret anlamına gelirdi. Şimdi “öteyüz”e göçen kudretli bir yazarın, üstelik de kelimelere boyun eğdirmiş, söze hükmetmiş bir üstadın, bir can dostun, bir ağabeyin ardından, hatıraların eşiğine yüz sürerek bu satırları yazmak, kedere boğuyor insanı. Onunla farklı bir anlam kazanan bu koskoca şehri, birlikte gezdiğimiz sokakları, şimdi tek başına adımlamak da…

Aslında başkalarına koskoca bir şehirdi Kayseri. Emir Kalkan ile bizim Kayseri’miz, Kıvılcım Kitabevi, Aşıklar Kahvesi ve Yoğunburç Kültürevinden ibaretti. Bir de gün batınca, el ayak çekilince, derin sohbetlere daldığımız, birbirimize hikâyelerimizi okuduğumuz Seyyid-i Burhaneddin Kabristanlığı… Ve sıcak yaz gecelerinde, Keskinli Seyit Emmi’nin yanık kemanından dökülen nağmelere, ezgilere karışarak mest olup abdal türkülerine eşlik ederek çıktığımız Erciyes etekleri…

“Geçmişin Aynasında” Hatice Bilen Buğra’nın Ötüken’den çıkan dördüncü hikâye kitabı. Hikâyede karar kılmış, hikâyenin hizmetinde bulunan her yazara, hikâye tutkunu bir okur olarak saygı duyuyorum. Zira yoğun bir zihinsel enerji ister, algı ve sezgi gücü ve sabır gerektirir hikâye yazarlığı; uzun yıllara yaydığınızda, yolunu değiştiren, dümenini romanın rotasına kıran çok olur bu yüzden. Üstelik Hatice Bilen Buğra, hikâyelerinde kadına işaret eden bir yazar. Toplumun kadına biçtiği roller vardır hani; iyi bir eş, söz dinleyen evlat, uysal bir gelin, fedakâr anne… Hatice Bilen Buğra, “Geçmişin Aynasında” kitabındaki altı hikâye boyunca, işte kadına biçilen bu rolleri paylaştırmış, her bir hikâye ile okurlarının bilinçaltına bir şekilde işlemiş bu kadınlık hallerinin altını çizerek geçmişten geleceğe uzanan dişil bir köprü kurmayı başarmıştır.

“Baykuşlar Geceleyin Öter” bir üçlemenin ilk kitabı. Metin Savaş’ın “İstanbul’da Karnaval Üçlemesi” alt başlığında yazmayı planladığı üçlemenin ilk romanı olarak kurgulanmış bu roman, aslında yazmak üzerine yazılmış. Daha doğrusu bir romanın yazılış romanı da diyebiliriz. O halde bir üstkurmaca metinle karşı karşıyayız. Romanın kurgusu içinde yer alan kahramanlardan biri olan ve bir roman yazmaya çalışan Ayhan Işık, isim benzerliğinden dolayı ölmüş olan sinema artisti Ayhan Işık ile karıştırılmamak için romanlarını takma bir isimle yazar. Ancak hangi takma ismi kullandığı da söylenmez kitapta. Böylece bizim elimizdeki “Baykuşlar Geceleyin Öter” romanının yazarı Metin Savaş ile bu romanda yer alan Ayhan Işık’ın yazdığı roman iç içe geçerken, aynı zamanda yazar Metin Savaş da, roman kahramanı olan ve kitapta bir roman yazmaya çalışan Ayhan Işık’la özdeşleşir.

Türk Spor Yazarlığı'nın iki anıtı vardır.. İki Ölümsüz anıtı.. Biri Kahraman Bapçum.. Öteki İslam Çupi.. 
İkisinin de müthiş, ne yazsa okutan olağanüstü kalemleri vardı.. İkisinde de, sporun her türlüsüne bilgi ve sevgisi.. İkisi de sonsuz bir genel kültür, özellikle de edebiyat deposuydular.. 
Bunlar bir araya gelince ortaya çıkanı başlayıp da bitirmemek mümkün değildi, tabii. 
Dahası, onları okumak tiryakilikti. Tehlikeli tiryakilik.. Çünkü "Bağımlılık" yaparlardı.. 
Çok erken kaybettiğimiz İslam'la Gelişim Spor'da birlikte çalışma mutluluğunu yaşadım. Yazarımızdı. Daima bir hattat gibi, elle yazdığı yazısı, bana gelirdi. O yazıları dünyada ilk okuyan olmanın gizli keyfini anlatamam.. 

Belma Aksun, 1938 doğumlu bir yazar. Uzun yıllar Tercüman Gazetesi’nde çalışmış, gazetede kadın köşeleri hazırlamış, kadın ansiklopedilerinde koordinatörlük yapmış, pek çok telif ve tercüme esere imza atmış yazarın Ötüken’den çıkan ikinci hikâye kitabı “Yaşlılığa Methiye” , aslında yaşlılığa gülümseyen bir bilge insanın kitabı. Oysa düşüncesi bile ürkütücüdür yaşlılığın; artık gençliğinizi ardınızda bırakmışsınızdır, ölümün kapınızı çalması daha bir yakındır; hastalıklar, ağrılar sızılar ve emeklilikle beraber, aktif iş hayatından çekilişin verdiği boşluk duygusu. Ama işte Belma Aksun, doğum tarihine baktığınızda bizzat kendisinin de tecrübe ettiği yaşlılığın hiç de öyle olmadığını, daha doğrusu eğer istersek öyle olmayabileceğini anlatıyor “Yaşlılığa Methiye” kitabında. 

‘Yazdığım kadınlar benden daha cesur'

Kudret Ayşe Yılmaz'ın ilk romanı Orobanhiyye'nin devamı niteliğindeki Gülhatmi yakın zamanda okurla buluştu. Ötüken Neşriyat etiketiyle yayımlanan romanda yazarın önceki iki romanındaki lirik dilinin ve insan ruhuna dair arayışlarının izini sürmek mümkün. Yılmaz ile çiçeklerden ödünç alınan roman adlarını, kahramanlarını, efsanelere düşkünlüğünü ve Gülhatmi'yi konuştuk.

Kusursuzluğa yontulan düşüncelerin çürümeye yüz tuttuğu modern bir dünyada, ruhun engebelerine takılmakta olan kalbimizin bereketli toprakları; şu son dönemlerde zihinlerimizi sürekli olarak kadim bir hasretin gölgesindeki mistik dünyanın izdüşümlerine sürgün kılmaktadır. Ki coğrafyası zedelenen ruhlarımıza tanıdık gelen bu rüyaların etrafında dolanmakta olan popüler kültürün dini-tasavvufi anlatıları da okuru bu yönden etkilediği muhakkaktır. İşte "Türk Romanında Mevlana" kitabı da bizlere bu eserlerdeki olay örgülerinin hangi değerler etrafında kurgulandığı noktasında mihmandarlık yapmaktadır. 

Alparslan Türkeş'in bir sözü vardır: "İmansız insan ahlâksız olur. Ahlâksız insanla da iki adım ileri gidemezsin."

Türkeş kitabını yazdığım hâlde bu sözünü unutmuşum, demek ki.

Erol Kılınç "Damla Damla Yaşadıklarım"da (Ötüken Yayınları) bu sözü sık vurguluyor. Türkeş'in neden böyle bir söz söylediğini Erol Kılınç kitabında açıklıyor:

PK.546’da bir ülkücü öğretmenin, bizim neslimizin ağabeylerinden merhum Necdet Özkaya’nın Adana’da tutuşturduğu büyük bir idealin hikâyesini okuyacak ve mazinin kapısını aralayıp dünden bugüne bakacaksınız. Dünde yani, 1970’li yıllarda Adana Türk Ocağı, Türk Milliyetçiler Derneği Adana Şubesi ve Adana Kültür Derneği çatısı altında bir araya gelmiş gençlerin bir “ocak ruhu” ile büyüklerinden aldıkları feyz ve ilhamla kısaca “Türk Milliyetçiliği Davası” diye özetleyebileceğimiz bir hizmet kervanına katılışlarının hikâyesini bulacaksınız.

Bitmeyen Gece - Mitat Enç

Mitat Enç’in Bitmeyen Gece adlı eserini okurken şu soruları sorabilirsiniz kendinize: Dünya’ya gelmiş ama o dünyanın renklerini hiç görememiş bir insanın karanlığı mı, yoksa vakti zamanında renkleri tanıyıp da şimdi hepsini siyah görmenin ıstırabı mı? Hangisi daha fena gelir ruha? Hangisi daha çok göğsünü sıkıştırır insanın?

Hüzünleri karşılamaya muhtemelen hazır olarak çıktığınız okuma yolculuğunuzda, Mitat Enç, sizi hüznüne değil daha çok mücadelesine ortak ediyor. Sayfalar ilerledikçe, karanlıkta kendisine ve çevresine bir ışık yakmaya çalışan yazarın mücadelesini hayretle ve gururla okumaya başlıyorsunuz. Belki de okuduklarınız, daha ilk sayfadan itibaren bir mukayeseye götürecek sizi: Kaçımız onun kadar azimli? Bizim mi gözlerimiz siyah görüyor şu koca dünyayı, yoksa onunkiler mi?

Gözlerinde ışık olmayan bir adamın, kendine acımadan ve kendini acındırmaya tenezzül etmeden anlattığı hayat hikâyesi…

126 Kayıt bulundu Toplam 7 Sayfa << < 1 2 3 4 5 6 7 > >>
Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat