Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

Haberler

Tarihimizde belki de üzerinde bu kadar yoğun bir esrar perdesi barındıran, doğruyla yanlışın bu denli iç içe girdiği bir başka olay sanırım yok. Hakikat yerini hurafeye bırakmış, gerçek yalan olmuş yalansa gerçek… “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” adlı çalışmasıyla İsmail Küçükkılınç topluma egemen bu anlayışın artık değişmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İttihad Ve Terakki Cemiyetine yekten karşı anlayışların çok da sağlıklı olmadığını ortaya koyuyor. Küçükkılınç tarihteki bazı olayların, kişilerin, cemiyetlerin, hareketlerin tarihte kalmadığını, etkilerini bugün ve yarın da hissettireceklerinin altını önemle çiziyor. İşte İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) ve İttihadçılar bugün ve gelecek zamanlarda da gündemimizi etkileyecekler, geleceğe yürüyüşümüzde gölgelerini her zaman hissettirecekler. Böyle bir büyük önemi haiz cemiyetin ve hareketin doğru anlaşılması, yorumlanması, eksiklerinin ve fazlalıklarının bihakkın bilinmesi önem arzediyor.

Prof. Dr. Katharina Mommsen çağımızda Goethe’yi en iyi anlayan isimlerin önde gelenlerinden biridir. Altmış yılı aşkın bir süredir Goethe üzerine araştırma yapan Mommsen, çeşitli yazılar, kitaplar, konferanslar, toplantılarla Goethe’nin düşünce dünyasını geniş kitlelere anlattı. Onun eserlerindeki derin izleri titizlikle takip ederek, onları bir mücevher gibi açığa çıkardı.

Goethe ve Dünya Kültürleriadlı eser Katharina Mommsen’in “Kültürlerin Diyaloğu” çerçevesinde yapmış olduğu araştırma ve konuşmalarından derlenmiş bir çalışma. Doğudan, batıya uzanan çeşitli kültürler üzerinde etkiler bırakan Goethe’nin, Doğu kültüründen oldukça etkilendiğini eserlerinden kolayca anlayabilmek mümkün. “Goethe’nin Doğu-Batı Divanı, Doğu ve Batı arasında hâlâ en güzel zihin köprüsüdür.”

Filozof ve mütercim Senail Özkan Türkleri Alman Kültürü ile Buluşturuyor

Senail Özkan sadece Mevlâna, Sâdi, Muhammed İkbâl gibi büyük İslâm mütefekkirleri hakkında eserler kaleme almakla kalmamış, bilakis tercümeleri vasıtasıyla Türkleri Goethe, Schopenhauer ve Nietzsche’ye yakınlaştırmıştır. Böylelikle adeta Goethe’nin yolunu izleyerek Doğu ve Batı düşüncesini birbirine yakınlaştırmak istiyor. Goethe “Doğu Batı Dîvânı” ile Özkan’a önemli bir örnek teşkil etmiş. 2009’da Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan ‘’Dîvân’’ tercümesiyle Senail Özkan, 500 sayfayı aşan anıtsal bir eser ortaya koyuyor.

Uzun Çarşının Uluları, Mitat Enç’in çocukluğunu yaşadığı Gaziantep şehrimizin 20. yüzyılın başlarındaki sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına ışık tutmaktadır. Büyük bir imparatorluğun son demlerini yaşadığı yıllarda Antep insanının türlü hâl ve sosyal yaşamı, dünyaya bakışı, dünya ve çevreyle ilişkileri yazarın çocuk hafızasında kalanlarla desteklenerek canlı bir portre gibi gözlerimizin önüne serilmektedir. Uzun Çarşının Uluları öncelikle bir hikâyedir. Klasik hikâye formunda tanzim edilmiş hikâyeler önce olay ya da kişi tanıtılarak başlıyor. Kişinin ya da olayın detaylarına gelişme bölümünde geçiliyor ve merak unsuru sonuç bölümünde gideriliyor.

Hakkında monografik bir eser kaleme alan Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Ünver’in kişiliğini şu cümlelerle özetler: “Türk kültür bereketinin bu topraklardaki bekaasına sönmeyen bir imanla bağlı, bu imanla eser üzerine eser vermiş olan Ünver, muktesebatının aydınlığında, müstesna bir terkiptir. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim damarlarını başarıyla bir terkibe dönüştürmesinin ifadesi, kendisini setretmiş bir İslâm mutasavvıfı olmasıdır. Gönlünü aklıyla birleştirmesi en belirgin çizgilerini tasavvufi şiirlerinde, tezhip, minyatür ve suluboya resimleriyle dışarıya aksettirirken, ilim ve sanat eserlerine taşıdığı gönül ve akıl birlikteliğini de İstanbul efendiliğiyle temsil etmiştir.”

Acının bu denli şiirde yaşaması. Çağrışımlara açık. Buna rağmen kendini kolay ele vermeyen bir yöne sahip. Gerçekçilik yazarın eylemlerinde gizli. Sorumluluk aynı zamanda özgürlük. Sıradan, günlük sorunlarımızı şiirlerin hepsinde görebiliyoruz.

Ölü Beyazı", aslında hem bir hastalık hem değil. Hem tedavisi var, hem yok. Modern insanın, hazırcı, tabiattan kopmuş insanın hastalığıdır ölü beyazı. Tek çaresi, tabiata sığınmaktır. Fıtratını yaşatmaktır, korumaktır insanın. Köpek, kurt, kuzu, kedi, arı, kelebek, kâinatta kim ve ne varsa insan dışında, fıtratına uygun yaşarken, insan yaşayamamaktadır. Modern insan, ölümü anlamlandıramıyor artık. Hâlbuki roman kahramanı, yazar, bir nevi yaşam koçu olan Kaptan'a yazdıklarında, ölümün güzel bir başlangıç olduğunu dile getiriyor: "Ölüm, hayatı yok etmek ister ama hayat da ölüme karşı yaman bir savaşçıdır."

Kutlu Kağanlık, yazarın ikinci kitabı. İlk kitabı Demirdağın Kurtlarında ‘Ergenekon Destanı’nı romanlaştırarak anlatan yazar, Kutlu Kağanlık’ta I.Gök Türk Devleti’nin kuruluşunu yani Gök Türk adının ve Gök Türkler’in ortaya çıkışını anlatıyor.

Kutlu Kağanlık romanında dikkati çeken ilk husus, alışıldık Türk tarihi –bilhassa da İslam öncesi dönem- romanlarının aksine daha ciddi ve edebiyat terimiyle daha ‘realist’ bir hava vermesi. Örneğin bütün Türk boylarını bir araya getirme gayesi güden Aşinalara, diğer Türk boylarının çoğu hemen olumlu yaklaşmıyor. Yani alışıldık tarihi romanlardaki o çamçak kaldırarak kutlama, modern tabirle ‘milliyetçi’ reaksiyon verme gibi romantik tabloyla hemen karşılaşmıyoruz. Çünkü Türk boylarının daha önce böyle bir gayeleri olmamış. Üstelik en büyük kaygıları otlak gibi, vergi gibi yaşamlarını idâme ettirdikleri maddi şeyler. Ayrıca bir kısmı da Aşinaların güçlenmesine hasetlenerek onların bu gayelerine çomak sokmak istiyor. Bunda kendilerince geçerli sebepleri de var. Yazar burada dönemin yaşam koşullarını ve bozkır insanının psikolojisini başarıyla aksettiriyor.

Ziya Gökalp’in meşhur ‘Ergenekon’ şiirinin muhtemelen en bilindik mısraları yukarıdakiler. Ergenekon Destanı ise biz Türklerin milli hafızasında yer eden bir sözlü kültür unsuru. İşte Demirdağın Kurtlarında, Hasan Erimez bizi tam da bu mısraları konu edinen Ergenekon Destanına götürüyor. Nihayetinde Ergenekon bir destan; hem milli kültür öğesi olarak hem de bir edebi tür olarak bu böyle. Romanda da bu üslup ve bu dil kendisine fazlasıyla yer ediniyor.

Tarihi romanlar kaleme alan Hasan Erdem, “Otranto 1480 Mahşerin Son Atlısı” romanıyla okurla buluştu. Erdem “Okuru Akıncıların yeni bir macerasıyla 15. yüzyıla götürüyorum,” dedi.
Yazdığı tarihi romanlarla adından söz ettiren Hasan Erdem’in son çalışması “Otranto 1480 Mahşerin Son Atlısı”, raflardaki yerini aldı.

93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke, Millî Mücadele ve İnkılaplar… Hiçbir nesil bu kadar karmaşık ve dağdağalı bir tarih kesitini bir arada görmemiştir. Birbirinin takipçisi olan bu çalkantılı devrin en önemli özelliği hiç kuşkusuz cephe gerisinde bıraktığı ortak acılar silsilesiydi. Anadolu merkezli büyüyen Osmanlı İmparatorluğu, farklı cephelerde ortak düşmana karşı savaşmak zorunda kalınca, iş yine Anadolu Türklerine kalmıştı. Yemen’den Galiçya Cephesi’ne kadar pek çok muharebe bölgesini sadece teçhizat değil insan kaynağı olarak da besleyen Anadolu’da şehirler, köyler, kasabalar hep aynı yanık ezgiyi söylemektedir: Seferberlik…

Dramsal anlatımı salt trajediye dönüştürüp hüzün dalgalanmalarında okuyucusunu boğmayan bir anlatı gücü ile karşı karşıyayız. Funda Özsoy Erdoğan’ın Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan üçüncü hikâye kitabı Öğrenilmiş Çaresizlik’ten bahsediyorum.
Kitap yüz elli yaprak, altı ana hikâyeden oluşuyor ve yazarın vefat eden kız kardeşi Feyza Özsoy’a özlem dolu ithafıyla başlıyor. Yazarın diğer iki eserine kıyasla, Öğrenilmiş Çaresizlik’te kurgusal zincirlemeler açısından çıtayı hayli yükseltip iç içe geçmiş anlatım tekniklerinin (daldırma, bilinç akışı, iç monolog) altından ustalıkla kalktığı görülüyor. 

“Öğrenilmiş Çaresizlik” bir psikoloji terimi. Bir canlının olumsuz bir durum karşısında çıkış yolu bulamamasının doğurduğu bir tür alışkanlık, duygu kaybı. Bu alışkanlık, onu değiştirebileceği, baş edebileceği durumlarda da kontrol ediyor. Daha çok değişik hayvanların eğitiminde bir yöntem olarak kullanılıyor öğrenilmiş çaresizlik. Funda Özsoy Erdoğan, Ötüken Neşriyat yayınları arasında çıkan üçüncü hikaye kitabına Öğrenilmiş Çaresizlik adını vermiş. Yazarın bir söyleşide kendisini hayatın acemisi gibi tarif ettiğini, herkesin kolayca yapıp ettiklerini hayretle izlediğini anlattığını hatırlıyorum. Sanırım aynı söyleşide hayata karşı kırgınlıklarının, bastırılmış öfkelerinin olduğunu da söylüyordu. 

Funda Özsoy ERDOĞAN’ın “Öğrenilmiş Çaresizlik” adlı son kitabında, yüreklerine takılan zincirleri çıkarmak için çaba göstermeyen, çaresizliği kabullenmiş insanların öyküleri yer alıyor. Kitabın ismi seni yanıltmasın.”Öğrenilmiş çaresizlik” kavramı deneysellikten, davranışçı yaklaşım literatüründen, laboratuvarlardan uzaklaşıp bizzat yaşamın içinde vücut bulmuş hâliyle karşımızda.

Funda Özsoy Erdoğan’ın “Sana Yazdığım Bir Mektup Olsam” ve “Gülümsemeyi Unutma” kitaplarının ardından beklediğimiz üçüncü hikâye kitabı “Öğrenilmiş Çaresizlik” 2014 yılının ilk yarısında yayımlandı. Ötüken Yayınları’ndan çıkan, içeriği kadar ismi ile de dikkat çeken kitap üzerine yazarla keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Funda Hanım, Marmara Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde gazetecilik eğitimi aldığınızı; uzun zamandır Türk Edebiyatı dergisinde, zaman zaman da Dergah’ta hikayenin yanı sıra kitap eleştirileri de yazdığınızı biliyoruz.

Yaşamak en büyük öğretmendir. İnsana hayatın iniş çıkışlarını, yaşamak kaygısı öğretebilir. Hayatın teorisi olmaz. Alana inmek ve olaylarla yüz yüze gelmek gerekir. Yaşarken öğrenen insanlar hayata daha sıkı tutunurlar ve yenilgilerini bir ders olarak yanı başlarında tutarlar. Funda Özsoy Erdoğan,“Öğrenilmiş Çaresizlik” adlı yeni hikâye kitabında hayata yenilmiş insanları anlatıyor. Büyük şehrin koşuşturmasına, yenilgilerine ve ayakta durma mücadelelerine şahitlik ediyor yazar. Bir yolculuğa çıkar gibi Funda Özsoy Erdoğan’ın üçüncü hikâye kitabı “Öğrenilmiş Çaresizlik”. Türk Edebiyatı Dergisi’ndeki hikâyeleriyle tanınan yazar, yazma eylemine gönül vermiş, kalemi kuvvetli yazarlardan.

Kimi kitaplar üzerine konuşmak çok zordur. Tıpkı kimi acılar gibi... Acıyı paylaşmak. Daha çok susarak yaparız bunu. Acısını paylaştığımız insana suskunluğumuz teselli olur. Suskunluktur paylaşılan. İşte “Öğrenilmiş Çaresizlik” de öyle bir kitap. Okunduğunda kocaman bir sükûtla ona ortak olabileceğiniz bir eser. Funda Özsoy Erdoğan’la son öykü kitabını konuştuk.

Gürol Pehlivan’a ait Dede Korkut Kitabı’nda Yapı İdeoloji ve Yaratım -Dresden ve Vatikan Nüshalarının Mukayeseli Bir İncelemesi- adlı bu çalışma, iki nüshayı halkbilimi bakımından mukayese etmesi, müstensihlerin rolü üzerinde durması; bu bakımdan alanında ilk olması sebebi ile önemli bir çalışmadır. Türk kültürünün temel taşlarından biri olan Dede Korkut Kitabı iki nüshası ile de halkbilim ve edebiyat alanında küçümsenemeyecek ölçüde önemli bir kaynaktır. Bu eserle ilgili her türlü çalışma aynı derecede öneme sahiptir. Pehlivan, bu çalışmasıyla sadece bu eserin değil, benzer eserlerin de benzeri şekilde karşılaştırılabileceğini göstermiştir. Özellikle alanında uzmanlaşmak isteyen araştırıcıların başvuracağı bir çalışmayı Dede Korkut külliyatına kazandırmıştır.

Yazı sanatlarından edebiyatın, bir kardeşi mûsikî ise, diğer kardeşi târihtir. Târih yazarlarının çoğu, aynı zamanda edebiyat sâhasında başarılıdırlar. Târihî Türkçeyi kusursuz kullanabilenlerin makaleleri ve kitapları büyük bir zevkle okunur.

‘Şehsüvâr-ı Cihângîr / FÂTİHNÂME’ böyle bir eser. 

Eserin yazarı Turgut Güler, Merhum Ahmet Kabaklı Hocamızın rahle-i tedrisinde yetişmiş, Nihat Sâmi Banarlı’dan üslûp tevârüs etmiş güzide bir kalem erbâbıdır.

Milletimizin büyüklüğünü anlamak ve hissetmek isteyenler, Oğuz Kağan Destânı ve Bâkî Dîvânı ile birlikte Mehmet Ali Kalkan’ı da okumalıdırlar. Güneş’i bayrak, Gökyüzü’nü çadır bilen ve Dünyâ’nın en uzun târîh yolculuğunu bu yüksek idrâk ile yapan milletimiz, el’ân aynı kavrayışı, aynı şuûrla sürdürmektedir.

134 Kayıt bulundu Toplam 7 Sayfa << < 1 2 3 4 5 6 7 > >>
Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat