Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

ATİLLA’NIN KALKANI

“Göz korkutmadan tarihi sevdiren romancı” diyorum ben Hasan Erdem’e. Kendisini bu şekilde nitelememin birkaç sebebi var: Bunların içinde en önemlisi, romanlarının sayfa sayısı ve “sözün özü” roman anlayışını gütmesi. Roman, edebiyat türleri içerisinde en uzun soluklu olanlarından birisi, hatta çağdaş edebiyatın en uzun türüdür. Bunun böyle olması veya olmaması; günümüzde modern yaşamın getirdiği “zamansızlık” ve uzun soluklu edebiyat türlerinin gözden düşmesi elbette bu yazının konusu değildir. Gelmek istediğim nokta: “Tarihî romanlar”ın uzun olup olmaması meselesidir. Ülkemizdeki –ve hatta dünyadaki- edebî metinlerin okuma oranlarındaki azlık, bu işle ilgilenen herkesin yakındığı bir konu. Peki, biz –yani bu durumdan yakınanlar- bu durumun düzelmesi için elimizi taşın altına ne kadar sokuyoruz? Elbette “roman” türünün uzun olmasına itiraz edilemez, edilmemelidir. Yoğun katmanlara sahip metinler oldukları için bunun doğal olduğu ortadadır. Yine de tarihî romanlar bu konuda istisna olmalılar, diye düşünmekteyim. Çünkü onların “keyif verme”nin yanında “öğretmek” ve argo tabiri ile biraz da “gaza getirmek” gibi özellikleri vardır ve bu özelliklerinden dolayı da geniş bir kitleye ulaşmaları, onlara tarih şuuru aşılamaları açısından elzemdir. Öğretme amacı taşıyan akademik metinler yerine tercih edilmeleri biraz da bu “göz korkutmamaları”ndan ileri gelmektedir.

Hasan Erdem, bu konuda elini taşın altına sokan yazarlarımızdan. Yazmış olduğu altı romanın tümü “gözü korkutmayan” türden. Kendisi “sözün özü”ne odaklanmış bir yazardır. Ayrıca yazmış olduğu eserler okunduğu zaman anlaşılacağı üzere, üzerinde yoğun bir çalışma yapılmış oldukları belirgindir. Bu yazıda bahsedilecek olan Atilla’nın Kalkanı, yazarın Ocak 2017’de çıkan yeni romanıdır. Atilla’nın Kalkanı; Doğu Roma’nın görkemli, fethedilemez diye düşünülen Margus Kalesi’nden çıkıp amcasının ölümünden sonra tahta geçen Hun Hakanı Atilla’ya giden elçilik heyeti ile başlar. “Heyetin etrafı bir anda rüzgârla yarışırcasına at koşturan Hun süvarileri tarafından” çevrelenirken daha ilk sayfalarda içimize dolan heyecan, eserin sonuna kadar –artarak- devam eder. Atilla’nın kudreti her sayfasına hakim olsa da roman, esere ismini veren Suptar –yani Atilla’nın Kalkanı- ve onun evlatlığı Ottigin ekseninde cereyan eden olaylarla ilerler. Hun savaşçılarının kahramanlıkları yalın, açık ve samimi bir şekilde anlatılır. Anlatılan bu kahramanlıklar, hamaset yüklü de değildir. Hasan Erdem, bu yiğitlikleri ve pervasızlıkları bir nedenselliğe bağlamaktadır. Öyle ki, romana mitolojik bir unsur olarak dahil edilen “Mars’ın kılıcı”nda dahi bu gerçeklik hissedilmektedir ve bu sayede roman, Mario Vargas Llosa’nın da tabiri ile görünmezliğe ulaşmaktadır .

Eserde en dikkat çeken özelliklerden birisi de günümüze sıklıkla “göz kırpması” ve günümüz yanlışlarını eleştirel bir şekilde dile getirmesidir. Bunu yaparken de asla sırıtmaz. Hun Hakanı Atilla karşısındaki konsüle; “İmparatorunuz(...) buyruğumdaki kavimleri bize karşı kışkırtmaktan, aramıza fitne ve fesat tohumları ekmekten vazgeçecek” derken, bu sözün sadece konsüle olduğunu kim söyleyebilir? Margus Kalesi piskoposunun hareketleri bir yerlerden tanıdık gelmez mi bizlere ?

Atilla’nın Kalkanı, bir yandan da mitolojilere ve destanlara yaslanmaktadır. Anlatıma kattığı zenginlik ve güzellik bir yana, eski anlatıların eserlerde yer alması bir nevi geçmişin mirasını günümüze taşımaktır. Hasan Erdem de bu eserinde bunu yapmaktadır. Kamların “Yada Taşı” ile yağmur yağdırması inancından söz ederken, Atilla’nın eline geçen Mars’ın kılıcı ve Ottigin’in “vahşi hayvanla mücadele” edişinde eski anlatılara gitmekteyiz. Romanın sonuna gelindiğinde ise bittiğine üzüldüğünüz sıralarda sayfanın altındaki “Birinci Cildin Sonu” ibaresi de okuyan herkese ilaç gibi gelecektir.

Son olarak; “Kılıçla gelen, kılıçtan ölür” der ve keyifli okumalar dilerim.

 



Kitabınız sepetinize eklendi
sultanbeyli escort sancaktepe escort izmir escort
Kapat