Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık

Geçmişine, tarihine çokça vurgu yapan bir milletiz. Çokça vurgu yaptığımız tarihimizi, geçmişimizi ne yazık ki çok da iyi bilmiyoruz. Ya hamaset edebiyatıyla köpürtülen bir şanlı tarihimiz ya da sanki iyi olanın hiç yaşanmadığı, karanlığa mahkûm, içinde olan bitenden nefret edilen bir tarih algımız var. Övgüyle sövgü arasında gidip gelen bir anlayış… Geçmiş zamanın sisleri arasına gizlenen ve bir türlü ortaya çıkmayan, çıkarılmayan olaylar… Doğruyla yanlışın harmanlanmasından üretilen menkıbeler… Doğruyu, hakikati kabullenmeyen ya da geç kabullenen bir zihin yapısına sahibiz. Olayları olduğundan daha farklı anlamayı ve abartmayı çok seviyoruz.

Evet, bugün ittihatçılığa bakışımız, İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında oluşturulmuş hava yukarıdaki tespitlerimizi fazlasıyla doğruluyor. Tarihimizde belki de üzerinde bu kadar yoğun bir esrar perdesi barındıran, doğruyla yanlışın bu denli iç içe girdiği bir başka olay sanırım yok. Hakikat yerini hurafeye bırakmış, gerçek yalan olmuş yalansa gerçek… Ayrıca ortaya çıktıklarından bu yana birbirleriyle hiç uzlaşamayan Kemalizm ve dindarlık tam da İttihadçılığa muarızlık ve düşmanlık noktasında birbirini tamamlıyor. Toplumda temel kanı bütün olumsuzlukları ve kayıpları İttihad Ve Terakki cemiyetine fatura etme. Yargısız bir infaz… “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” adlı çalışmasıyla İsmail Küçükkılınç topluma egemen bu anlayışın artık değişmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İttihad Ve Terakki Cemiyetine yekten karşı anlayışların çok da sağlıklı olmadığını ortaya koyuyor. Küçükkılınç tarihteki bazı olayların, kişilerin, cemiyetlerin, hareketlerin tarihte kalmadığını, etkilerini bugün ve yarın da hissettireceklerinin altını önemle çiziyor. İşte İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) ve İttihadçılar bugün ve gelecek zamanlarda da gündemimizi etkileyecekler, geleceğe yürüyüşümüzde gölgelerini her zaman hissettirecekler. Böyle bir büyük önemi haiz cemiyetin ve hareketin doğru anlaşılması, yorumlanması, eksiklerinin ve fazlalıklarının bihakkın bilinmesi önem arzediyor. İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) ön yargılara, korkulara ve bilgi kirliliklerine mahkûm edilecek kadar basit değil. Haklarında oluşturulmuş spekülatif düşüncelerin, baştan aşağı olumsuz yargıların tarih terazisine vurularak yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. İsmail Bey bu çalışmasıyla bu hareketi anlamak ve anlamlandırmak yolunda büyük bir adım atmış oluyor. Toplumda bu kadar olumsuz imaja sahip bir cemiyet hakkında konuşmak, gerçekleri dillendirmek elbette zor. Cesaret isteyen bir durum. Kitapta bu cesareti fazlasıyla görüyoruz. 

Kitabı okurken herkesin kendi kafasına göre bir İTC ve İttihadçılık imgesi oluşturup, İttihadçıları yumrukladıklarını görüyoruz. Tabii oluşturulan bu imgelerin temelinde menfaat ve konumları sağlamlaştırmak gibi durumlar da söz konusu. İsmail Bey’in kitabın önsözünde de belirttiği gibi muhafazakâr-mütedeyyin, hatta İslamcı camiaya göre İTC ve İttihadçılık II. Abdülhamit’e, Osmanlı’ya ve milletin inançlarına muhalif, hatta düşman bir örgüt. Mason, Siyonist uşağı, İslam Düşmanı… Koskoca bir imparatorluğu yıkıma götüren maceracılar güruhu… Liberallere göre komitacılık yapan, seçilmiş hükümetleri deviren darbecilerin akıl hocaları, önderleri… Totaliter, baskıcı, gayr-ı Türk unsurları dışlayan, Ermeni Tehciriyle bir halkı yok eden zalimler… Kemalistlere göre Cumhuriyetin ilanı sürecindeki bütün olumsuzlukların kaynağı… Küçükkılınç genel geçer ittihadçılık değerlendirmelerinin objektif kıstaslara dayanmadığını, ön yargılarlarla yürütüldüğünü belirtiyor. Sol ve liberal çevrelerin ideolojik ön yargılarla, muhafazakâr-İslami çevrelerin ise vakıaya bilgi eksikliği ve hissi yaklaşımlarla baktıklarını vurguluyor.

Evet, İttihadçılık Jön Türklük ve Kemalizm parantezine hapsedilen ve kendi varlığına yabancılaştırılan bir hareket olarak karşımızda duruyor. İsmail Bey kavram kargaşası ve kafa karışıklığı içinde olunması nedeniyle Jön Türklüğün, İttihadçılıkla karıştırıldığını söylüyor. Gerçekte ise bu iki hareketin birbirine benzetilmesinin ya da ittihadçılığın Jön Türklüğün devamı gibi düşünülmesinin yanlışlığına dikkat çekiyor. Asında kitap buradan bakıldığında iki bölüme ayrılmış gibi duruyor. İlk bölüm Jön Türkler ve İttihadçılar arasındaki farkları ortaya koyuyor. İkinci bölüm Kemalizmle İttihadçılığın nasıl bir arada düşünülemeyeceğini ve birbirinden tamamen neden ayrılması gerektiğini ortaya koyuyor. Yazara göre Jön Türklük İstanbul’da yüksek mektep talebeleri ve bürokratlar arasında doğmuş, yurtdışında genişlemiş, Abdülhamit muhalifliğinden beslenmiş bir aydın hareketi. Somut tehlike ve endişelerden ziyade soyut bir devlet yıkılıyor edebiyatına dayanıyor. Daha çok seküler, pozitivist, batıcı bir paradigma etrafında şekilleniyor. Fantastik, reel karşılığı olmayan bir hareket. Yerel ya da bölgesel niteliği yok. Dini ve milli kaygılar yok mesabesinde. İttihadçılık ise daha yerli, kültürel anlamda muhafazakâr ve dine yakın bir yörüngede. İttihadçılık bir düşünce akımından ziyade bir aksiyon, hareket biçimi. Aynı zamanda Jön Türlük gibi Abdulhamit muhalifliği de değil. Makedonya’nın elden gitmemesi için harekete geçirilen bir anlayışın tezahürü. Doğuşu itibarıyla bölgesel bir hareket. İttihadçılık Makedonya merkezli bir hareket. Jön Türklük ise İstanbul ve yurtdışında toplanmış bir aydın hareketi. Küçükkılınç Jön Türklük ve İttihadçılığın bu denli birbirine karıştırılmasına yol açan etkenlerin başında bazı Jön Türklerin ittihadçılığa geçmelerini ve Talat Paşa ve arkadaşlarının kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin Terakki ve İttihad Cemiyeti ismi altında birleşmesini görüyor. Terakki ve İttihad Cemiyetinin kurucularından bazılarının Jön Türklükten gelmiş olmaları sebebiyle bu anlayış dillendirilmiş. Ama yukarıda da söylenildiği gibi iki hareketi hayata geçiren dinamikler tamamen farklı.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde İttihadçıların eleştirildiği, üzerlerine yapıştırılan etiketlerle şamar oğlanına çevrildiği bütün konular vuzuha kavuşturuluyor. İttihadçıların düşmanlarının dile getirdiği bir çok olumsuzluğun aslında ittihadçılıkla alakası olmadığı ve bizatihi bu iddiaları dillendirenlerin marifetleri olduğu ortaya konuyor. İttihadçıların en çok eleştirildiği konulardan biri olan komitacılık hakkında yazar ittihadçı komitacılığı ortaya çıkaran olgunun hukuksuzluk olduğunu belirtiyor. Hukukun işlemediği bir düzen söz konusu. İradesini büyük devletlerin eline bırakan Osmanlı topraklarındaki azınlıkların taşkınlıklarına, Müslüman halka zulümlerine yeterince karşı koyamıyor. Düşman çeteler azıtmış bir halde halka baskı kuruyor ve düzeni işlemez hale getiriyor. Adli sistem çöküyor. Bombalama ve adam öldürme eylemlerinden dolayı yakalanan Bulgar, Rum, Sırp çeteler araya emperyalist devletlerin konsoloslarının girmesiyle önce tahliye ediliyorlar sonrasında beraat… Tüm bu olumsuzluklar nedeniyle ittihadçı subaylar komitacılık yoluyla kendilerini ve halkı koruyarak düşmanla mücadele ediyorlar. Komitacılık salt iç düşmanı ya da siyasi rakipleri hedef almıyor, vatanın ve milletin müdafaası için yegâne çare olarak telakki ediliyor.             

Heterojen Bir Koalisyon Olarak İttihadçılık başlıklı makalede İttihaçılığın bir anlamda önceleri devleti, Balkan Harbi’nden sonra da Anadolu’yu ve milleti kurtarmak için bir araya gelen dertli insanların eylemliliği diye tarif ediliyor bu hareketin içinde her görüşten, ideolojiden, etnik kimlikten insan var. Ortak paydaları vatanseverlik. Etnik milliyetçiliğe prim verilmiyor. İttihadçıların en çok suçlandığı konuların başında masonluk ve Siyonizm geliyor. İttihadçıların mason olduğu ve siyonizme hizmet ettikleri iddiası dillendiriliyor. Kitapta masonluğun gizlenmek, faaliyetleri daha organize yapmak için tercih edildiği söyleniyor. Osmanlı Hükümeti ittihadçıları sürekli baskılıyor. Mason teşkilatlarına ise dokunulamıyor. İşte bundan dolayı mason locaları faaliyet alanı olarak seçiliyor. Ayrıca yazar burada Abdulhamit döneminde Yahudilere Filistin’de toprak satılmadığı iddiasını kabul etmiyor. Siyonistler topraklar bizatihi Araplar tarafından da satılmamış. Araplara ait toprakların çoğu baskı ve işgal tehdidiyle Yahudilere geçmiş. Ayrıca Osmanlı memurları rüşvet karşılığı bu duruma sessiz kalmış ve toprakları Yahudilerin üzerine geçirmiş. 1897 yılına kadar Filistin’de arazi alımını Baron Edmond Rothschild ve Baron Maurice Hirch’in kurduğu Yahudi Kolonizasyon Birliği yapmış. Bu kişilerin Osmanlı Devletiyle sağlam ilişkileri varmış. Bunlarla birlikte Filistin şehirlerindeki konsolosluklar müstear adlarla Yahudiler adına toprak almışlar. Bölgedeki memurların rüşvet almaları sonucu giren çıkan insanlara dikkat etmemeleri nedeniyle Yahudi nüfus da artmış. Limalardan ve iskeleden giren Yahudilerin çoğu kayıt altına alınmamış. Topraklar büyük oranda el değiştirmiş. İttihadçılar hiçbir zaman Siyonist uşaklığı ve hizmetkârlığıyla itham edilecek karanlık işlerin içine girmemişler.

Gelelim kitabın en güncel mevzuları işleyen ve hızlı akan bölümüne. Kemalizm ve ittihadçılık’a… Mustafa Kemal bir dönem ittihadçıların içinde yer almış. Yükselmesini böyle temin etmiş bir asker. İttihadçılığın diğer önde gelenleri gibi ileri atılmamış. Siyasi havayı da iyi koklayan biri olarak hep bir adım geride durmuş ve bütün hesaplarını yalnızca askeri alanda değil siyasi alanda da yapmış. Silahlı mücadeleyi yürütürken aynı zamanda siyasi mücadeleyi yürütecek kararlılıkta biri. Mustafa Kemal yalnız ittihadçılığı değil, muhafazakarlığı ve İslamcılığı da iyi bilen askerlerden. Milli mücadele döneminde tam bir padişahçı gibi davranıyor. İpleri tamamen ele geçirdiğinde reformlar ve yapmak istediği değişimlere ayak bağı olacak diye beraber mücadele yürüttüğü kadronun büyük bölümünü tasfiye ediyor. Çünkü O ittihadçılığın batıcı, seküler, pozitivist kadrolarının yanında yer alıyor.

Mustafa Kemal’in öne çıkışı ittihadçı liderlerin siyasi ağırlıklarının olmaması ve çoğunun yurtdışına çıkma mecburiyetinde olmaları dolayısıyladır. Ülkede kalanlar siyasi bir ağırlık gösteremeyecekler ve savaş suçlusu olarak yargılanacaklardı. Bu sebeplerle Mustafa Kemal bütün çekincelere rağmen üzerinde mecburen ittifak edilen biri olarak milli mücadelenin önderi oluyor. Dediğimiz gibi gücü ele geçirir geçirmez yaptığı ilk iş ise kendine rakip gördüklerini tasfiye etmek oluyor. Yani bir dönem omuz omuza mücadele eden insanları karşı karşıya getirerek işine gelmeyenleri yok ettiriyor. Cumhuriyet dönemi komitacılığı ittihadçıların komitacılığına rahmet okutur. Cumhuriyet döneminde mahkeme kararı ile komitacılık yapılıyor.

Mustafa Kemal kitapta da belirtildiği gibi ittihadçı kadroların eseri ve başarısı olan Milli Mücadelenin üzerine oturuyor. Ve ittihadçıların yaptığı olumlu işler maalesef kendi iktidar ve ikbali söz konusu olunca bir kalemde silinip atılıyor. Mesela ittihadçıların üzerinde bir vebal gibi yapışıp duran Ermeni Tehciri. Eğer Ermeniler tehcir edilmeyip oldukları yerde bırakılsalardı mili mücadele akim kalabilirdi. Savaşın seyri değişirdi. Doğu Anadolu’daki direniş hareketlerinin amacı bölgenin Ermenilere bırakılmamasıydı. Acaba Ermeni yoğunluğu eskisi gibi devam etse buralar elde kalır mıydı? Küçükkılınç burada ilginç ve önemli bir şey daha dile getiriyor. Doğudaki bazı Kürt örgütlerinin özerk ya da bağımsız Kürt Devleti kurma taleplerinin temel gerekçesi, bölgenin Ermenilere bırakılması tehlikesi ve korkusuydu.

Yazar bir de Hintli Müslümanlar tarafından savaşta kullanılmak gayesiyle gönderilen yardım paralarının akıbetine dair de önemli şeyler söylüyor. Sırf hilafete bağlılıklarından ve Müslüman kardeşlerine zor günlerinde yardım etmek gayesinden dolayı Hintliler yüklü bir yardım parası gönderiyorlar. Mustafa Kemal bu parayı kendi tasarrufu altına alıyor. Bir miktarı İş Bankası’nın kuruluşunda kullanılıyor. Bir kısmıyla memleketin değişik yerlerinde çiftlik kuruluyor. Bu paranın kullanılmasıyla kurulan işletmeler Mustafa Kemal’den hazineye ve CHP’ye intikal ediyor. Zekeriya Sertelin bahsettiği gibi Hindistan halkı Ankara’ya Halide Edip aracılığıyla yüz bin dolar gönderiyor. Bu paranın milli kurtuluş savaşı için kullanılması şart koşuluyor. Halide Edip bu parayı Mustafa Kemal’e veriyor. Mustafa Kemal parayı savaş için kullanmayarak saklıyor. Sonra İş Bankası kuruluşunda sermaye olarak kullanıyor. Halide Hanım bundan güceniyor ve kırılıyor. Bu kırgınlığını Atatürk’e de duyuruyor.

Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık yakın tarihimiz üzerine ezber bozan bir kitap. Bu kitap bilgisizlik, ön yargı, vakıaları çarpıtma, menfaat, olanı biteni farklı yorumlama gibi çeşitli nedenlerle yargılanan ve hapsedilen bir hareketin vicdanlardaki ve tarih önündeki tahliye kararı olarak okunabilir. Kitabın yazarı da bir hukukçu. Bunu da hatırlatalım. İttidaçılık Jön Türkçülükle ve Kemalizmle karıştırılmamalı. Kemalizmin ve Jön Türklüğün günahları, iş güzarlıkları ittijadçılığa fatura edilmemeli. İttihadçılık hem kadro olarak hem de liderlik olarak çoğulcu bir yapıda. Kemalizm ise tek adam idaresi. Jön Türklükse çok fantastik bir hareket.

Böyle bir kitabı bizlere kazandıran İsmail Küçükkılınç Bey’e ve Ötüken Yayınları’na teşekkür ediyoruz. Bu cesur çalışma için tebriklerimizi sunuyoruz.  



Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat