Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

İttihat ve Terakki olmasa Kurtuluş Savaşı olmazdı

İttihat ve Terakki’nin toplumda bilinen kalıpların dışında anlatmak gereği nasıl hâsıl oldu sizde?

-Mensup olduğum, teşrik-i mesaide bulunduğum camianın İttihad ve Terakki Cemiyeti ve İttihadçılar hakkında neler düşündüğünü biliyorum. Çünkü aynı şeyleri düşünenlerden biri de fakirdi. Akla, hayale gelecek ne kadar kötü ve menfî sıfat varsa hepsini İTC ve İttihadçılara layık görürdük. Nazarımızda bunlar Tanzimatçılardan da kötü insanlardı. Tanzimatçılar işbirlikçi, bunlar ise yekten haindi. İTC ve İttihadçılar hakkında okumalarım yoğunlaşınca yüzümün kızardığını söylemeliyim. Milleti ve memleketi için nefsini feda eden, ölüm korkusu hissini “kaybetmiş” bu insanları yanlış tanımak, yanlış tanıtmak, yanlış nitelemek aslında bu insanlara değil kendimize yapılmış bir ayıp ve haksızlıktı. İnsan ne kadar az bilgi sahibi olursa, kulaktan kulağa yayılan rivayetlere, hatta tevatür olmuş duyumlara daha fazla itibar eder hale geliyor. İki slogan, iki klişe cümle ile her şeyi hallediliyor. Mesela onların Selanikli çapulcular, masonlar, Sabetayistler güruhu olduğu, devleti içten yıkmaya çalışan hainler olduğu şeklindeki algı ve klişe aradan geçen onca seneye rağmen hâlâ canlılığını muhafaza ediyor. Selanik ve İTC arasında kurulan bağ gibi Selanik ve Yahudiler-Dönmeler arasında kurulan bağ da gerçekçi değildi. Böylelikle Selanik vilayetinin Türk ve Müslüman kimliğine de zarar veriliyor, hatta muhacirler Batılı değerleri Rumeli’den Anadolu’ya taşıyan, kendi milletine yabancılaşmış insanlar olarak da görülüyordu. Hâlbuki Rumeli’nin pek çok yöresi gibi Rumelili muhacirler de Anadolu’dan ve Anadolu insanından daha az muhafazakâr değildi. Muhacirlerin bir kısmının içe kapanıklığının ya da daha seküler bir görünüm kazanmasının sebeplerinden biri de belki de bu algı ve yanlış bilgiydi. İTC’nin temeli olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti her ne kadar Selanik’te ve Talat Bey (Paşa) liderliğinde kurulmuşsa da cemiyetin vurucu gücü ve Meşrutiyet’i ilan ettiren de Manastır şubesiydi.    

-Kitabınız bu anlamda mensup olduğunuz camianın da bir eleştirisi şeklinde değerlendirilebilir mi?

-Evet. Ama bu kitapla kastımız, maksadımız üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil. Bu sebeple iş tenkid sahasına ve anekdot seçimine geldiğinde kamuoyunun bildiği pek çok şahsın ismini zikretmekten imtina ettik. Maalesef her camiada isimleri kutsallık halesine bürünmüş bazı isimler var. Tenkid için argüman ve anekdotları bu şahısların eserlerinden seçerseniz maslahata muvafık hareket etmemiş olursunuz. Çünkü o takdirde göze çarpan argüman ve anekdot değil, onların sadır olduğu şahıs ya da şahıslar olacaktır. Yine isimleri kutsallık kazanmasa da piyasada yaygın olarak bilinen şahıslara da işaret etmedik. Üzülerek ifade edeyim ki bizim de ihlâs ve takvası ile kendi ihtisas sahasında kalmak kaydıyla ilmî kalitesine şahit olduğumuz meşhur bir profesörümüz de konuya dair kaleme aldığı kitabının ilk baskısında hangi hataları yapmışsa onuncu, onbeşinci baskıda da aynı hataları aynen muhafaza etmekten  imtina etmemiş. Aradan seneler geçmiş, konuya dair yüzlerce kitap, binlerce makale, sayısız hatıra yayınlanmış, az-çok paradigma ve perspektif değişikliği olmuş ancak bu muhterem hocamız kitabında virgül, nokta değişikliğini bile lüzumsuz addetmiş. Bu tür isimlere yer vermediğimiz için bizi takdir eden gibi tenkid eden de oldu.      

-Enver, Talat ve Cemal Paşa’lardan ibaret zannedilen İTC’nin diğer önemli şahıslarından Kara Kemal’i başlı başına yazmayı düşünür müsünüz?

-Mehmet Emin Erişirgil “İslamcı Bir Şairin Romanı-Mehmet Akif” kitabının önsözünde bazı isimler bilinmedikçe Meşrutiyet devrinin fikir tarihinin yazılamayacağını, Meşrutiyet fikir tarihi de bilinmedikçe Cumhuriyet’teki umumî düşüncelerin kaynaklarını ve sebeplerini göstermenin mümkün olamayacağını söyler. Zikrettiği isimler arasında Kara Kemal de vardır. Erişirgil’e göre Mehmed Akif İslamcıların, Ziya Gökalp Türkçülerin lideridir; Kara Kemal ise adları-sanları unutulmuş birkaç aydının anahatlarını çizdiği millî ekonomi politikasını gerçekleştirmeye çalışan bir liderdir. Kara Kemal’e aslında en fazla sahip çıkması gereken taban Millî Görüş başta olmak üzere muhafazakâr-mütedeyyin Anadolu sermayesi ve ortasınıfı olmalıydı. Kara Kemal sermayenin belli oranda gayrimüslimden Müslüman’a geçmesini temin ederken aynı zamanda hatırı sayılır bir oranda mütedeyyin-muhafazakârı da sermaye sahibi ya da ortasınıf mensubu yapıyordu. Kara Kemal’in Konya merkezli Ortaanadolu insanının iktisadî gelişimi için doğrudan veya dolaylı olarak sunduğu katkı maalesef layık-ı veçhile anlaşılamamış, takdir edilememiştir. İTC içinde İslamcılıkla tavsif edilemeyecek ama onlara en yakın liderlerden biri Kara Kemal idi. O, şüphesiz dindar ve dindarları koruyan biriydi.

-Siz onun intihar etmediğini, öldürüldüğünü iddia ediyorsunuz.

-Evet. İTC’de görülen en önemli hususiyet işbölümüydü. İktisadî-ticarî hayattaki devrim mahiyetindeki değişim ya da oluşum da tartışmasız lider vasfıyla temayüz etmiş Kara Kemal’e ihale edilmişti. Hemen hepsi de namuslu insanlardan mürekkep heyetiyle, ekibiyle inanılmaz bir performans sergileyen Kara Kemal, Müslüman Türk Milletini gayrimüslimlerin ve yabancıların iktisadî boyunduruğundan kurtarma şerefinin de büyük bir hissesine sahipti. Maalesef böyle bir insan İzmir Suikastının azmettiricisi olduğu ithamıyla yakalanıp öldürülmek istendi. Yeni devrin öne çıkmış insanlarının gerek Meşrutiyet gerekse de Mütareke devrinde iyiliğini görüp namusuna kefil, Cumhuriyet devrinde de siyasî varyasyonlardan olabildiğince uzak durduğuna şahit oldukları Kara Kemal’in mahkeme adını alan ama hukukî bir mefhum ve müessese olan mahkemeyle uzaktan yakından alakası olmayan bir sahnede idamına karar verecek olmaları her şeyi yapacak karakterde olmalarına rağmen yine de kendileri için de züldü. Zannımca Kara Kemal’in öldürülmüş olması onları da rahatlamıştır. Kara Kemal’in intihar etmeyip öldürüldüğünü iddia eden Ahmet Emin Yalman’dır. O, bu bilgiyi bizzat bu alçakça cinayeti işleyen polis şefinden duyduğunu yazmaktadır. Kara Kemal’in hazin sonu kendisi hakkındaki şahitliklerin ve hatıraların yazılmasına da mani olmuştur. Kanaatimce Kara Kemal kadar karakteri, şahsiyeti, hizmetleri hatıratlarla tebellür edecek şahıs nadirdir. Eldeki mevcut bilgilerle bu iş ne derecede başarılır bilemiyorum.         

-İTC olmasaydı bir Kurtuluş Savaşı’ndan bahsedilebilir miydi? Şayet bahsedilemeyecekse Kemalist rejimin İttihad ve Terakki dönemiyle kıyaslanmayacak bir belirleyiciliğe ve ağırlığa sahip olması nasıl izah edilmeli?

-Mustafa Kemal’in tekliğini esas alan, onun vatanın ve milletin kurtarıcısı olduğu şeklindeki bir mitin olabildiğince yaygınlaştırılması gerekiyordu. Dikkat edilirse yakın bir zamana kadar her şey Mustafa Kemal ile izah ediliyordu. Mustafa Kemal’in merkeze alındığı değil, tekliğinin esas alındığı bir tarih anlatısı hâkimdi. Cumhuriyet’le birlikte öyle bir algı yaratıldı ki son dönem tarihimizde ne yaşanmışsa hemen hepsi de Mustafa Kemal’in himmet ve hizmeti eseridir. Meşrutiyet’in ilanı onun eseridir; Meşrutiyet’e karşı bir hareket olan 31 Mart Hadisesi’ni bastıran Hareket Ordusu onun fikrinden neşet etmiştir; Mustafa Kemal dinlenseydi ya da o işbaşında olsaydı Balkan Harbi kaybedilmezdi; Balkan Harbi’nde kaybettiğimiz Edirne’nin istirdadı (geri alınması) Mustafa Kemal’e kulak verilseydi daha evvel vuku bulacaktı, Çanakkale onun sayesinde geçilmedi; onun uyarıları dikkate alınsa I. Dünya Harbi’ne hiç girilmez ya da harbe devam edilmezdi. Millî Mücadele denilen şey, onun parlak zekâ, deha ve şehametinin neticesidir. İttihadçıların memleketi batırdığı, Mustafa Kemal’inse kurtardığı da adeta mutlak bir hakikattir. İnanılmaz bir propaganda faaliyetinin eşlik ettiği bu algı, katı bir idarî mekanizmayla gerçek gibi yerleşmiş, hükmünü icra etmiştir. Hatta uzun müddet Kazım Karabekir’in kahramanlığı ve Millî Mücadele’deki ağırlığı dahi yazılamamıştır. Ders kitaplarında onun ağırlığı bir yana ismine bile bahse tesadüf etmek de mümkün değildi. Hâlbuki Millî Mücadele İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bir organizasyonudur. Harbin yeni bir safhada cereyan edeceğini gören başta Talat ve Enver Paşalar olmak üzere pek çok İttihadçı lider, bunun için gerekli hazırlığı yapmış, kendilerinin konjonktür gereği ülke içinde bulunamayacak olmaları sebebiyle hareketi idare edeceklerine inandıkları şahısları vekil tayin etmiş, onlar da her türlü hazırlığa başlamışlardı. Kara Kemal ve Kara Vasıf’ın liderliğinde kurulan Karakol Cemiyeti, Anadolu’ya hem silah, cephane ve mühimmat hem de sivil-asker kadroları taşımıştır. Anadolu’daki İttihadçı yerel liderler ise çoktandır faaliyete başlamışlardı. Hatta Damad Ferid Paşa hariç, tüm İstanbul Hükümetleri ve sadrazamları da Millî Mücadele için mümkün mertebe yardımdan geri durmuyordu. Herkes, sunduğu katkı oranında bir kıymet ve takdire mazhar olamadı; bilakis ağırlığı olan insanlar çok sert bir şekilde tasfiyeye maruz kaldı. Karabekir gibi isimlere bile idam tehdidiyle gözdağı verildi. Karakol Cemiyeti’nin kurucularından Kara Vasıf gibi birinin neticede beraat etse de İzmir Suikastı sebebiyle sanık sandalyesine oturtulması bile başlıbaşına bir garabetti. İzmir Suikastı sebebiyle soruşturmalara başlandığında Mustafa Kemal’in İsmet İnönü’ye çektiği bir telgrafta bu hadise sebebiyle tutuklanan ve yine Karakol Cemiyeti’nin en etkili liderlerinden olan Galatalı Şevket’ten bu cemiyetin ne vakit ve ne maksatla kurulduğu, nizamnamesi ve mensupları hakkında izahat alınması, bundan sonra müteakip safhalara geçilmesi emredilmekteydi. 

-Son dönemde İTC ve Enver Paşa’ya dair doğru tespitlerin yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Yakın bir zamana kadar Enver Paşa Alman hayranı, tecrübesiz, hayalperest, darbeci ve silah tehdidiyle Harbiye Nazırı olan biri olarak anlatılırdı. Oysa artık bir gerçektir ki, sadece üzerinde yaşadığımız toprakları değil, milleti de kurtaranların başında gelenlerden biri de Enver Paşadır. Enver Paşa, 2-3 haftalık bir süre içinde tarihinin en haysiyetsiz mağlubiyetini, hezimetini alan, bu haysiyetsizliğiyle sadece 5 asırlık vatan topraklarını kaybetmekle kalmayan, erkeksiz kalan köylerdeki kadın, çocuk, ihtiyar Müslüman ahalinin de katliam ve tehcire maruz kalmasına yol açan bir orduyu, çok fazla bir kadro değişikliği de olmadan yaklaşık bir, bir buçuk senede 8-9 cephede aynı kahramanlıkla mücadele eder hale getirmiştir. İşte bu 33 yaşındaki bir komutanın eseriydi. Hâlbuki Balkan Harbi hezimetinde sadrazam olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, 93 Harbi kahramanıydı; Harbiye Nazırı, Erkan-ı Harbiye Reisi yaşını-başını almış insanlardı ama ne oldu? Netice malum: 5 asırlık vatan toprakları kaybedildiği gibi bir milletin varlığı da tehlikeye girmişti. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Harbi’ne girişi, devletin tarihinde aldığı en mühim birkaç karardan biriydi. İngiltere, Fransa gibi devletler değil, Almanya bile Osmanlı Devleti’yle bir ittifak yapmayı yük olarak görüyordu. İttifak tesis edildikten, Osmanlı Devleti Almanya safında harbe girdikten sonra bile bazı Alman milletvekilleri Osmanlı Devleti’nin Almanya’yı sömürdüğünü iddia etmiştir. Hatta Alman Hükümeti, Berlin’e gelen ve içinde Mehmed Akif’in de bulunduğu heyete, Katolik milletvekillerinin Almanya gibi gelişmiş bir devletin nasıl olup da Osmanlı gibi vahşilerle ittifak ettiğini itiraz olarak ileri sürdüklerini, bu sebeple Almancaya tercüme edilmek üzere Türklerin, Müslümanların vahşi olmadığına dair yazılar yazmaları ricasında bulunmuştur. Almanya, Trablusgarb’ı işgal eden İtalya’nın müttefiki, 5 asırlık vatan topraklarını ele geçiren Balkan İttifakı’nın da destekçisiydi. Hal böyleyken Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne nasıl yaklaştığı tahmin bile edilemez.    Şayet Osmanlı Devleti, Almanya ile ittifak yapmasa ve Goben gibi bir dretnot da Karadeniz’de kale gibi durmasa Rusya harp başlar başlamaz çok kolay şekilde İstanbul’u işgale yeltenebilirdi. I.Dünya Harbi’nde paylaşım yapılacaksa elbette Osmanlı topraklarında yapılacaktı. Yoksa Almanya’nın İngiliz ve Fransız, onların da Alman topraklarında gözü yoktu. Bu harp büyük devletler için esasen paylaşım ve iktisadî güç savaşıydı ve zaten Sykes-Picot Anlaşması’nda paylaşıma tabi tutulan yerler de Osmanlı topraklarıydı. Enver Paşa ve I.Cihan Harbi Sarıkamış Felaketi’ne kurban edilmemelidir. Bir harpta hatalar, hatta vahim hatalar bile yapılabilir. Kaybettiğimiz asker sayısı ve toprak yüzölçümü baz alınarak yapılacak bir değerlendirmenin aradan geçen bir asırlık zaman dikkate alındığında bugün için daha ölçülü ve hakşinas olması gerekmektedir. Çünkü resmin bütününe bakıldığında daha farklı bir manzara ile karşılaşılacaktır. Biz bu harbe girmeseydik, muhtemelen işgale maruz kalacak ve şu an üzerinde yaşadığımız toprakların hemen tamamını kaybetmiş olacaktık. Biz bu harbe girmekle girmediğimiz takdirde elimizden alınması mukadder anavatan topraklarını kurtarmış olduk.        

- Enver Paşa’ya yakın isimlerin katledilmesinin sebebi Enver Paşa düşmanlığı mıydı?

-Kastınız Trabzon Meselesi bağlamında Kâhya Yahya ve bu meseleyle de alakalı olan Ali Şükrü Bey’in katli ise buna evet dememek mümkün değil. Malum olduğu üzere Trabzon’da Enver Paşa taraftarlarının fiilî lideri pozisyonundaki Kâhya Yahya’yı bir suikastla katleden TBMM ve Çankaya Muhafız komutanlarından İsmail Hakkı Tekçe idi. Ölümüne doğru bu adî cinayetini itiraf ve kabul eden Tekçe, Ali Şükrü Bey’i katlettiren Topal Osman’ı da mahiyeti hâlâ tartışılan bir çatışmadan sonra öldürmüş, hatta kafasını dahi kesmiştir. Enver Paşa’nın Batum üzerinden yurda girme teşebbüsü Millî Mücadele’nin seyrine göre şekil alıyordu. Enver’in gayesi pişmiş aşa su katmak değildi. O, Türk-Yunan muharebesindeki başarısızlık üzerine, harbin iyi idare edilemediğini ve memleketi tehlikede gördüğü için Anadolu topraklarına giriş yapmak istiyordu. Ana bu konuda fiilî olarak en fazla yardımı dokunacak kişi Kayıkçılar Kâhyası Yahya Bey idi. Kâhya Yahya’nın katliyle Enver’in bir daha yurda imkânının zail olacağı düşünülüyordu. Netice de bunu göstermiştir.

-İttihad ve Terakki’nin doğru anlaşılmasının ne gibi tarihî, ahlakî ve aktüel neticeleri olabilir. Bunları biraz izah edebilir misiniz?

-Herşeyden önce tarihimizi doğru bilmeliyiz. Tarihini doğru bilmeyenler, öğrenmeyenler, anlatmayanlar, aktarmayanlar hem bugünün anlaşılmasını zorlaştırır hem de yarına projeksiyon tutamaz. Mesela Meşrutiyet’in ilanının salt askerî bir hareket ve 3.Ordu’ya mensup subayların işi olarak görülmesi temel yanlışlardan birisidir, çünkü Osmanlı Devleti’nin başka orduları da vardı. Misal olarak Edirne’deki 2.Ordu da çok güçlü bir orduydu. Erzincan’daki ordu da zayıf sayılmazdı. Ancak Meşrutiyet, 3. Ordu’nun bulunduğu Selanik-Manastır’da ilan edildi. Sebebi bölgenin özelliğiydi. Bu bölge Osmanlı Devleti’nin kalbiydi ve birçok farklı dinî-etnik unsurun mevcut olduğu, gayrimüslim unsurların özerklik, bağımsızlık ya da kendilerini ait hissettikleri devlete iltihak için mücadele ettikleri bir yerdi. Çatışmanın olmadığı hemen hiçbir gün yoktu. Gayrimüslim unsurların niyeti, isyan ve çatışmalarla bölgenin idare edilemez bir görünüm kazanmasını ve neticede de büyük devletlerin müdahalesini temin etmekti. Böylelikle idarî reformlar uygulanacak ve süreç içinde emellerine kavuşacaklardı. İttihadçılar, bu problemin kaynağının anayasal bir rejim ve hukuk olduğunu zannediyorlardı. Şayet Meşrutiyet ilan edilirse bölgeyi yangın yerine çeviren çatışmalar son bulacaktı. O dönem için bu çatışmaları engelleyecek başkaca bir çare de görünmüyordu. Meşrutiyet, bu gaye ile ilan ettirildi. Ancak İttihadçılar, kısa sürede uğruna pek çok fedakârlığa katlandıkları Meşrutiyet’in etnik ayrılıkçılık talep ve davasına çözüm olamadığını gördüler. Bu defa daha farklı yöntemlere müracaat ettiler. Çünkü onların anayasal rejim ve hukuktan anladıkları esasen netameli bölgelerin devletten ayrılmasını engelleme, yani devletin bekasıydı. Bu gibi gerçekler bilinmeden Osmanlı’daki çok partili siyasî hayatı mübalağa dozu hayli yüksek bir demokrasi tecrübesi şeklinde anlatırız. Ancak garip bir tezattır ki, İTC içindeki parti içi demokrasi ve koalisyon kültürü de muazzam bir tecrübeydi. Devletin ve milletin bekası için dışarıya, etnik ayrılıkçı gruplara ve hatta muhalefete kimi zaman hayli şedit davranabilen İTC, kendi içinde inanılmaz bir farklılığa, çeşitliliğe ve zenginliğe sahipti. Birbirine zıt inanç ve fikirlere sahip şahıs ve grupların salt vatanperverlik ekseninde bir araya gelmeleri, birbirlerine tevcih ettikleri hayli sert tenkidlere inanılmaz bir müsamaha sergilemeleri hazine kıymetinde bir emsal tecrübedir. İttihad ve Terakki kendi bünyesinde mütemadî, uzun soluklu bir koalisyonu gerçekleştirmiş gibiydi. Koalisyonu teşkil eden belli başlı klikler birbirine denk bir kuvvete sahip olduğu için hiçbir klik diğerini tasfiye etmeyi düşünmediği gibi, kendi kararlarını baskıyla kabul ve tatbik imkanı da zor olduğundan İTC’de mecburî ama mütemadî bir konsensüs vaziyeti hakim oluyordu. Kanaatimce hakkında çok şey yazıldığı zannedilen, hatta vehmedilen İTC, gün geçtikçe gündemimizde daha çok yer alacak ve belirleyici olacak. Aktüel bir netice ya da benzerlik olarak etnik ayrılıkçı Kürt hareketini misal olarak verebiliriz. 1900’lerde Makedonya’da yaşananların çok az bir farkla aynısı maalesef ülkemizin bir kısmında yaşanmaktadır. Ancak geçmiş tecrübenin de dikkate alınmasıyla bu hareketin neticesiz bırakılması daha kolay olacaktır kanaatindeyiz.       



Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat