Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

Basında Biz

Mustafa Nihat Özön, “Geçmiş yüzyıllarda oluyormuş gibi birtakım olaylar icat etmek, bu olaylara çerçeve olarak bir çağın olaylarını ve yaşayışını vererek, hayalî kahramanlara gerçek süsü vermek, böylelikle tarih ve romanın ayrı ayrı uyandıracağı ilgiyi sağlamak” şeklinde tanımladığı târihî romanın, “romantizmin meydana getirip, usûl, kural ve geleneğini kurduğu bir çeşit” olduğunu ifâde eder;

Şehir kitapları ilgi çekicidir; zira bir şehrin kültürü, yaşam tarzı, adetleri, gelenekleri, geçmişten günümüze tarihi seyir içinde gelişim ve değişimi hakkında meraklısı için eşsiz bilgiler mevcuttur. Hele bir de okuduğu şehir kitabı kendi doğup büyüdüğü, ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği bir yeri anlatıyorsa işte o zaman okuyucunun keyfine diyecek yoktur. Bölgeye has espriler, fıkralar, hikâyeler, nükteler arasında okuyucu adeta mest olur.

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz hikayeci Emir Kalkan’ın Yurttaş Sokak adlı kitabını yeniden elime aldım ve sayfalarını çevirirken bu düşünceler yeniden zihnime üşüştü. Emir Kalkan, Yurttaş Sokak’ta doğum büyüdüğü yer olan Kayseri’yi anlatıyor.

Rahmetli Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvah isimli bir romanı vardır. 1977 yılında Tercüman’da tefrika edilen ve 1979’da kitap olarak basılan bu romanda, bir nesli mahveden ve Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren hadiselere çok farklı bir açıdan yaklaşılır. Tarık Buğra, Siyah Kehribar’dan sonra en çok eleştirilen bu romanıyla beğenilmediği ölçüde övündüğünü, hatta en önemli romanının Gençliğim Eyvah olduğunu söylerdi. Şu sözleri kendisiyle yapılan bir röportajdandır: “Gençliğim Eyvah, Türkiye’nin romanıdır. Politikaya bulaştığımız ölçülerle hepimiz varız onda. Aynaya niçin kızıyorlar?”

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Zaferi, günümüze kadar geçen yüzyıllık süre içerisinde birçok edebî esere konu edilmiş; vatan, millet ve özgürlük uğruna can veren şehitler hatırlatılmaya çalışılmıştır. Bu savaş sırasında yaşanan kahramanlıkları unutturmamak isteyen sanatçılarımızdan biri de Oyhan Hasan Bıldırki olmuştur. Koçaklar 1915 Çanakkale eserini kaleme alan Oyhan Hasan, bu eserinde geleneksel anlatı tekniğiyle modern anlatı türlerini harmanlamaya çalışmıştır. Yani, Türk kültür tarihinin temel taşlarından biri olan Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki üslubu kullanarak Çanakkale Zaferini anlatmayı denemiştir. Böylece okuyucusuna hem Çanakkale’yi ve Dede Korkut’u hatırlatmayı istemiş hem de Türk tarihini bir bütün olarak ele almıştır. Kaynak olarak Dede Korkut Hikâyeleri ile Koçaklar 1915 Çanakkale eserini kullandığımız bu çalışmada, eserde geçen olaylar aracılığıyla Çanakkale’de yaşanan kahramanlıklardan kesitler sunmanın yanı sıra eserle hikâyeler arasındaki söylem benzerliklerini tespit ederek Dede Korkut ağzının günümüzde hâlâ var olduğunu göstermek hedeflenmiştir.

Bizimkisi Bir Ocak Hikâyesi… Dünyayı ocak, ocağı da dünya belleyenlerin hikâyesi… 'Bir gençlik ölümü bende saklı' dizesinde kendisini çengele asılı gibi hisseden nizâm-ı âlem yüreklilerin, kuralları galipleri koyduğu dünyaya itiraz edenlerin hikâyesi… Ve belki de 'hiç kazanamayacaklar'ın ama hep direneceklerin hikâyesi…

Bizimkisi Bir Ocak Hikâyesi… Kendi isimleri söz konusu olunca, yüzleri kızaran, boğazları düğümlenen, sırtlarındaki 'kaçaklık yükü' analarının cenazesine bile gitmekten kendilerini alıkoyarken, bazen siyasetin pis zulalarında boğulanların da hikâyesi…

12 Eylül sonrası yeniden toparlanmaya yönelmiş ülkücü gençleri Bizim Ocak dergisi, teşkilatları çevresinde 80'lerin ve oradan 90'ların dünyasına ulaştırmaya çalışan kuşağın önemli isimlerinden Adnan İslamoğulları'nın geçtiğimiz aylarda yayınlanan kitabı bu bahsettiğimiz “hiç olmayan eleştiri tarihine” alternatif bir yayın olarak değerlendirilebilir. Bizimkisi Bir Ocak Hikayesi (Ötüken Yay.) ismini taşıyan ve İslamoğulları'nın farklı zamanlarda ülkücülük ve ilintili biçimde gündem üzerine kaleme aldığı denemelerden meydana gelen kitabı, Durmuş Hocaoğlu'nun vakti ile sorduğu soruların, getirdiği yıkıcı eleştirilerin gerisinde kalsa da “kendisi üzerine hiç düşünmeyen” bir yapının varlığı dikkate alındığında yine de önemini koruyor. İslamoğulları'nın, kimi Türk Solu çevrelerinin yaptığı gibi salt örgüt güzellemesi basitliğine düşmeyen ve propagandist dilin retoriğine kapılmayan kitabının, zaman zaman getirdiği özeleştiriler ile Hocaoğlu'nun yıllar evvel açtığı bu koridora eklemlenebilecek bir yayın olduğunu söylemek mümkün.

Atilla’nın Kalkanı; Doğu Roma’nın görkemli, fethedilemez diye düşünülen Margus Kalesi’nden çıkıp amcasının ölümünden sonra tahta geçen Hun Hakanı Atilla’ya giden elçilik heyeti ile başlar. “Heyetin etrafı bir anda rüzgârla yarışırcasına at koşturan Hun süvarileri tarafından” çevrelenirken daha ilk sayfalarda içimize dolan heyecan, eserin sonuna kadar –artarak- devam eder.

“Teşkilat-ı Mahsusa”, siyasî ve askerî tarihçiliğimizin her zaman en fazla tartışılan konularından biri olmuştur. Kimine göre hem devletin sınırları dâhilinde hem de dünyanın dört bir köşesinde Devlet-i Âlî’nin menfaatlerini gözetmek ve gerekli operasyonları yürütmekle görevli tam teşekküllü bir teşkilat, kimine de göre de sınırlı sayıda “gerçek devlet görevlisi”nin yanında kahir ekseriyetini gönüllülerin oluşturduğu, acil ihtiyaçlara cevap vermesi için geçici bir süreliğine kendisinden hizmet beklenen bir yapı. Yakın dönemde Teşkilat-ı Mahsusa ile alakalı birden fazla yayın yapıldığı görülüyor. Bunların sonuncusu da Dr. Mehmet Bilgin tarafından kaleme alınan ve Ötüken Neşriyat tarafından Ocak 2017’de yayımlanan Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları (616 sf.) kitabı. 

Misli Baydoğan “Hû Diyen Karga”da Selçukluların savaş ve kahramanlık hikayelerini bilge bir kargadan dinlemeye davet ediyor. Baydoğan’ın gerçeğe sadık anlatıları hem o dönemi daha iyi anlamamızı sağlıyor hem de zihinlerde edebi lezzet bırakıyor.

Roman otantik öğeleri barındırmasının yanında yazarın hayal gücünün yansıması olan kurgularla da ilgiyle okunan bir eser olmuştu. Gelenek göreneklerden yola çıkarak birçok geçmiş zaman hikâyeleri, söylentileri de romanda önemli yer tutmakta.

Şükrü Karaca’nın Ötüken Yayınları (1993) arasında çıkan şiir kitabı  Ânestü Nâra, elden düşmeyen şiir kitapları arasındadır.

Konuşan bir kurbağa, haber getiren karga, değirmende cinler ve periler ve küçük çocuğun kurduğu hayal dünyasındaki gizemli olaylar romanı sıradan olmaktan çıkarıyor. Küçük bir köyde geçen ve otantik denecek bir yaşam tarzının yanında yazar öylesine bir dünya sunar ki okuyucuya, kendinizi “Ben bu yaylalara yayla mı derim” türküsünün ezgisiyle birlikte aynalı kuşun fantastik hikâyesinin içinde bulabilirsiniz.

Hû Diyen Karga (Selçuklu Hikayeleri) – Misli Baydoğan Hanım’ın kitabı. Misli Hanım tarihi gerçeklerden yola çıkarak hikâyeleştirdiği kitabını "Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun delikanlı hatırasına" ithaf etmiş.

Öykülerinde içsel yolculuklar, içimizdeki ve dışımızdaki uzaklar gibi kişisel durumları kaleme alan ve ölüm, hastalık, mutsuzluk gibi ana kavramları dile getiren, sorgulayan bir yazar Metin Özdemir. Üç bölümden oluşan “Eşikte” isimli kitabında bunu görebiliyoruz. “Benim Gibi Biri” adını taşıyan ilk bölüm, yazgının bilinmezliği ve değişmezliği karşısındaki trajedimiz, yaşama sığamama ve kaçma isteği üçgeninde şekilleniyor. Temel izlek, yaşamı/var olanı değiştirme çabası. Kahramanlar, ya sonunu bildikleri bir oyunu izlercesine yaşamaktadırlar, ya da bunu değiştirebilecekleri yanılgısıyla...

Üzerimize felâket bulutlarının çöktüğü, bin bir bâdire sıkıştığımız, topraklarımız üzerindeki Türk hâkimiyetinin tartışıldığı, çağdaş Kara Kamların gemi azıya aldığı bu günlerde bütün bunları yapmak isterseniz eğer henüz daha yirmili yaşlarını süren ve Ergenekon'dan çıkışı 'Demirdağın Kurtları' kitabıyla romanlaştırdıktan sonra Gök Türklerin ilk kağanlığı 'Kutlu Kağanlık'ın romanını yazan değerli kardeşimiz Hasan Erimez'in bu iki romanını alıp sahifelerin içine gömülmeniz yetecektir. Tertemiz bir Türkçe, güçlü bir muhayyile, sağlam bir kurgu…

 

Kudret Ayşe Yılmaz, son dönemlerde yazdığı romanlarla dikkat çeken isimlerden. Hem yazı tekniği, hem ele aldığı konular onu diğer yazarlardan ayırıyor. Roman yazıyor ama romanlarında çağdaş roman tekniği, olay örgüsü dışında değişik anlatım tarzları deniyor. Ruh, Orobanhiyye, Gülhatmi ve Mühür Kuyusu, okuyucunun elinden tutarak bilginin, hikmetin, ruhun, maddenin ve mananın koridorlarında dolaştırıyor. Adeta bir derviş gibi… Modern zamanlar dervişliği… Yılmaz, insanı anlatıyor, insanı arıyor. En saf, bozulmamış insanlığımızı. Arayışında geleneksel öğretilerimiz, tasavvufi terbiye yolunu aydınlatan projektörler.

Yazdığı on üç gül konulu, gül kokulu, gül dokulu öykülerinden oluşan Gül Âyinleri (Ötüken Neşriyat, 2005) kitabını önümüze alarak bugün ondan dem vuralım istiyoruz. Edebiyatının bu denli kuvvetli, edebiyatla bu denli içli, içtenlikli olduğuna bu çalışmasıyla birlikte şahit oluyorum yazarın. Geçen yılki kitap fuarından aldığım bu gülistanî eseri, bu günlerde tetkik etmek nasip oldu.

Kalkan’ın öykülerinde kelimeleri ne kadar da özene bezene seçip cümlelere serpiştirdiğini, duygularını cömertlik kapısından nasıl da okuyucusuna sunduğunu hayranlıkla takip ediyoruz. Kayseri toprağının bozkırlığından, Erciyes’in haşmetli duruşundan ve serin suyundan mıdır nedir, çekiyor sözleri derinden...

Turgut Güler, Ötüken Yayınları’ndan çıkan “Cihangir Tuğlar” adlı mensur Selimnâmesi’ni Yahya Kemal’in manzum Selimnâmesi’nin rehberliğinde okuyucuya sunuyor. Kitap Yavuz bahsine tam olarak başlamadan evvel, Fatih Sultan Mehmet’in ölümünün akabinde Osmanlı’nın durumunu ve Bayezid-i Veli devrini detaylı biçimde anlatıyor. Cem Sultan, Memlûk Muharebeleri, Erdebil Tekkesi gibi bahisleri okuyoruz Yavuz’a hazırlanmak için. Yavuz’un tahta çıkışından Hakk’a yürüyüşüne kadar ayrılan her bâb, Yahya Kemal’in Selimnâmesi’nden bir beyit ile başlıyor.

Medeniyetimizin, dilimizin, gönlümüzün mühim nesnelerinden biridir çiçek. Bağ bahçe süsler, şiir süsler, ceket bile süsler. “Karanfil bed renk olur, aşka düşen denk olur” diye türküler yakılır, “gülü gül ile tartanlar” “hangi bağın gülüsün?” diye sorarlar, Boğaziçi erguvanlarla bezenir. “Allah güzeldir, güzeli sever” hadis-i şerifi mucibince etraf güzelliği sembolize eden çiçeklerle güzelleştirilir. Çiçeği hayatımızın her alanında kullanırken acaba çiçeğe, çiçek yetiştiriciliğine, çiçek cinslerine, çiçek kitaplarına dair neler biliriz? Şimdilik bildiğimiz kadarıyla bu konularda en bilgili, en meraklı yazar Cevat Rüştü Bey.

Cevat Rüştü’yü Ötüken Neşriyat’tan çıkan “Türk Çiçek Kültürü Üzerine Cevat Rüştü’den Bir Güldeste” kitabı ile tanıdım, maalesef ki daha önce hiç duymamıştım bu ismi. Kitabı hazırlayan Nâzım Hikmet Polat tarafından yapılan çalışmalar neticesinde pek az bilinen bir isim ve eser ortaya çıkmış.

Prof. Dr. Fuzuli Bayat, Ötüken Neşriyat tarafından 2016 yılında yayınlanan Mitten Tarihe Sözden Yazıya Dede Korkut Oğuznameleri isimli eserinde, Türk destanlarını, özellikle Dede Korkut Oğuznamelerini ilmi olarak ele alır. Bu konuda otorite olduğu kitaptan da anlaşılan yazar, Oğuzname kitaplarının tarihi hakkında bilgi verir. Özelliklerini açıklar. Oğuzname destanlarındaki mitolojik unsurları, devletçilik ideolojisini, idare sistemini, Korkut Ata’nın tarihi ve mitolojik kimliğini, yine Korkut Ata’nın tarih içinde önce evliyaya, sonra şamanlığa ve ozanlığa evrilişini, destandaki zaman-mekan kavramlarını ve Oğuz milliyetçiliğini etraflı bir şekilde inceler. Kaos-kozmos karşılaştırması yapar.

Başbakan Başdanışmanı ve Dış İlişkiler Başkanı Dr. Gürsel Dönmez, ‘Kozmik Mesele-Devlet Metodolojisine Giriş’ adlı kitabında devlet, toplum, milli-tarihi şuur ve bilginin doğası gibi irfanî konuları örneklerle anlatıyor.

120 Kayıt bulundu Toplam 6 Sayfa << < 1 2 3 4 5 6 > >>
Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat