Sepetim 0
Sepetinizde ürün bulunmuyor

Günahıyla sevabıyla İttihadçılar

Hukukçu- yazar İsmail Küçükkılınç’ın Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık isimli kitabı, tarihin mühim bir dönemine şerh düşen değerli bir çalışma. İttihad ve Terakki konulu ezberleri bozan Küçükkılınç, masonluktan darbeciliğe, komitacılıktan vatanperverliğe çeşitli sıfatlarla anılan bu hareketin gerçekte ‘ne’liğini anlattı.

l İttihadçılık üzerine düşünmeye ve sizi bu konuda araştırma yapmaya sevk eden neydi? Bu araştırmayla zihninizdeki fotoğraf ne yönde değişti?

Kabaca söylersem Balkan Harbi ve Talat Paşa üzerinde kafamı kurcalayan noktalar vardı. Biraz araştırınca millet olarak kurtuluşumuzun Balkan Harbi’nden alınan derslerin ve Talat Paşa’nın eseri olduğunu gördüm. Çingene diye tahkir edilen Talat Paşa olmasaydı üzerinde yaşadığımız topraklar ve Türk Milleti’nin bekası nasıl temin edilirdi, buna cevap vermek çok kolay gibi gözükmüyor?

l Ama bize bugüne kadar milleti ve vatanı kurtaranın Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğu öğretildi.

Haklısınız. Gazi ve Halaskar sıfatı ile Atatürk ismi de zaten bu sebeple uygun görüldü, verildi, mütedavil oldu. Ancak gerçek bize öğretildiği gibi değil. Bizde Millî Mücadele yalnız 1919-1922 arasına hasrediliyor. Hâlbuki bizim tezimize göre esas Millî Mücadele, daha doğrusu beka mücadelesi 1913-1918 arasında vuku buldu.

l Çok ilginç ve insanların ikna edilmesinin çok zor olduğu bir tezi savunmuyor musunuz?

Evet, haklısınız, zaten biz de bu zorluğa talip olduk. Bugün artık resmî tarihin Millî Mücadele tezi geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Millî Mücadele’nin İttihadçı bir kadronun, İttihadçı bir organizasyonu olduğu artık muhkem-i kaziye hükmündedir. Bunu kabul etmeyenlerin ciddîye alındığını, alınacağını da zannetmiyorum. Talat ve Enver Paşalar başta olmak üzere İttihadçı liderlerin harbin neticesinin belli olmasıyla yeni bir mücadelenin hazırlığına giriştiği, pek çok yerde silah depoladığı, Doğu’daki orduyu yeni mücadele için dizayn ettiği, mahallî İttihadçı liderlerin zaten tetikte beklediği, Karakol başta İstanbul ve Anadolu merkezli tüm kuruluşların İttihadçı karakterinin baskın olduğu zannımca yeteri kadar çalışıldı. Ancak Millî Mücadele’nin İttihadçı kadronun İttihadçı organizasyonu şeklindeki tespit resmin bütününü vermekten uzaktır. Millî Mücadele, her şeyden evvel milletin ve memleketin bekası mefkûresidir ve bunu temin eden de Balkan Harbi olmuştur. Balkan Harbi kadar İttihadçıların kanını donduran başka bir hadise zikredilemez. Çünkü hemen hepsinin doğup büyüdüğü ya da vazife yaptığı, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki birçok yerden önce vatan yaptığı, nüfusunun mühim bir kısmını salt Müslümanların değil etnik Türklerin teşkil ettiği topraklar çok kısa sürede kaybedildi. Osmanlı Devleti’ne rengini, şeklini veren, onu Rumeli-Balkan Devleti olarak gösteren bu toprakların kaybı bir faciaydı, ancak oradaki nüfusun maruz kaldığı katliam ve tehcir, harp mağlubiyetinin artık sadece toprak kaybına yol açmadığını, aynı zamanda nüfusun da mahvına, helakine yol açtığını gösterdi. İttihadçılar, daha evvel hikâye şeklinde dinledikleri bu katliam ve tehcir hakikatini bizzat yaşayarak tecrübe ettiler. Artık geride, çoğunun II. Meşrutiyet’in İlanı’na kadar görmeği Anadolu toprakları kalmıştı. Anadolu son ilticagâh, son istinadgâhtı. Şayet burası da kaybedilirse artık yalnız toprak kaybedilmeyecek, savaşlarla kırıla kırıla zaten çok az kalmış ve Anadolu’da toplanmış bir avuç Müslüman da yok edilecekti.

l Gerçekten Müslümanların Balkan Harbi ve önceki savaşlarda imhası mı hedeflenmişti?

Osmanlı Devleti, son devrinde savaşıp mağlup olduğu büyük bir devlete değil, o devletin nüfuz ve himayesindeki Osmanlı tebaası olan bir etnik-dinî topluluğa karşı toprak kaybetmekteydi. Mesela Yunanistan’ın bağımsızlığı biz Yunanlılara değil, onların arkasındaki Rus, İngiliz ve Fransız donanmasına yenildiğimiz için vuku bulmuştur. 93 Harbi’nde de Rusya’ya mağlup olduk ama yine kendi tebaamıza toprak kaybettik. Bu harbe kadar özerk bir idareye sahip olan etnik unsurlar bağımsızlık, Bulgarlar da bağımsızlıktan hemen hiçbir farkı olmayan bir özerklik kazandılar. Görüldüğü gibi bizim mağlup olduğumuz devletlerle toprak kaybettiğimiz unsurlar başkadır. Bir büyük devletle harbedip mağlup oluyoruz ama kendi tebaamız olan bir dinî-etnik unsur bağımsız oluyor.

l İsmail Bey, biz Kars, Ardahan ve Batum’u Ermenilere veya Gürcülere değil, Ruslara kaybettik, ben öyle biliyorum, yanlış mı biliyorum acaba?

Hale Hanım, yanlış bilmiyorsunuz ama biz Rusya’ya toprak kaybetmedik, toprak verdik. Rusya’nın talep ettiği savaş tazminatını ödeyemediğimiz için tazminat olarak bu toprakları verdik. Toprak kaybetmekle toprak vermek arasında ciddî bir fark var. Kaybettiğimiz toprakların hemen hepsi kendi tebaamız olan dinî -etnik unsurlara karşıdır ve bu topraklar artık bizim için hayal ve hatıra olmaktadır.Verdiğimiz topraklar ise genelde bir büyük devletedir fakat ya mağlubiyetle alakalı değildir ya da mağlubiyetin doğrudan neticesi değildir. Mesela II. Abdülhamid’in Berlin Kongresi’nde desteğini almak istediği İngiltere’ye Kıbrıs’ı vermesi böyle bir şeydir. Abdülhamid, Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdiği için kınanamaz; çünkü o esnada yalnızlaştırılmış olan Osmanlı’nın imdadına İngiltere yetişmiş, devletin kalbi olan Makedonya’yı kurtarmak için stratejik de olsa daha küçük bir toprak parçasından, Kıbrıs’tan feragat edilmiştir.  

l Kusura bakmayın, anlamak için soruyorum, siz Rumeli topraklarını mı kastediyorsunuz, yoksa tüm Osmanlı topraklarını mı?

Aslında etnik Türklerin, Türkleşmiş ya da Türklükle meselesi olmayan unsurların yani Türk Milleti vakıasının mevcut olduğu toprakları kastediyorum. Dikkat edilirse bahsettiğim yerler fethettiğimiz ve Osmanlı hoşgörüsüyle mevcudiyetlerini muhafaza etmiş belli bir oranda gayrimüslimin de bulunduğu yerlerdir. Zaten büyük devletlerin, Osmanlı tebaası olan gayrimüslim dinî-etnik unsurları himaye etmesi, onları nüfuzuna alması, isyanlarına destek vermesi, esas itibariyle Hilal’in Salip topraklarından çıkarılması düşüncesine müstenittir. Bu sebeple yine II. Abdülhamid devrinde Fransa’nın işgal ettiği Tunus ve İngiltere’nin işgal ettiği Mısır farklı bir kategoridir.

l Kitabınızda nasıl ki Rumeli’deki gayrimüslimler Osmanlı’dan ayrılmak için himaye ve nüfuzunda oldukları devletlerin de desteğiyle Müslümanları katlederek ya da tehcir ederek etnik homojenliği hedeflemişse, Anadolu’da da Rum ve Ermenilerin benzer şeyi yapacağı korkusuyla Talat Paşa’nın ve İttihadçıların tedbirli davrandığını, Balkan Harbi’nden sonra muhacirlerin de etken olduğu bazı hadiselerle bazı Rumları kaçırttığını, Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nde çok kolay mağlup olmasını ve kalbini  kaybetmesini dikkate alıp İttihadçıların rica ve yalvarmalarına rağmen büyük devletleri harekete geçirtip Ermeni bağımsızlığının yolunu açan 9 Şubat 1914 tarihli Yeniköy Anlaşması’nı imzalattığı ve I. Dünya Harbi başlarında da Ruslarla birlikte hareket ettiği için de Ermenileri tehcir ettiğini, Anadolu’daki Müslüman homojenliğini sağladığını, dolayısıyla Anadolu’da gayrimüslim bir etnik çoğunluk kalmadığı için bir savaş neticesinde kendi tebaamıza toprak kaybetme tehlikesinin de kalmadığını, bunun Milli Mücadele olduğunu, böyle olmasaydı, Milli Mücadele denilen Türk-Yunan savaşının bile kolay kazanılamayacağını iddia ediyorsunuz. I. Dünya Savaşı’nın neticesinin de tezinizi desteklediğini, Rusya, İngiltere ve Fransa’ya karşı toprak kaybetmediğimizi, Rusya tehlikesini ise Almanya ile ittifak yaparak bertaraf ettiğimizi söylüyorsunuz.

İlave edilecek başka bir şeyin bu özetin güzelliğine zarar vermesinden korkarım.

l Unutmadan sorayım, az önce Türk Milleti kavramını kullandınız; bu yeni bir kavram değil mi? Osmanlı Devleti’nde Türk Milleti tabiri kullanılıyor muydu yoksa siz anakronizme mi düşüyorsunuz?

Türk Milleti mefhumu, tabiri kimi çevrelerde ne yazık ki mefhumun Cumhuriyet devrindeki belli bir dönemde kazandığı ve yaygın olarak kullanıldığı pejoratif anlamıyla mütalaa ve etnik, ırkçı, dışlayıcı bir manayı haiz olduğu önyargısıyla hareket edilmektedir. Oysa Osmanlı’nın son döneminde Türk Milleti tabiri kullanılmaya başlandığı gibi vakıayı tarif ve tavsif için şu veya bu kavramın kullanılmasının da esasa müessir olmaması gerekir. İttihadçıların sahneye çıktığı dönemde Kafkasya ve Rumeli göçleri yaşanmış, dış bölgelerdeki farklı etnik kökene mensup Müslümanlar daha iç bölgelere göç etmişlerdir. Mesela Kafkas göçüyle çok sayıda Çerkes Anadolu vilayetlerine ve Rumeli’de de Tuna vilayetine iskân edilmişti. Ancak 93 Harbi ertesinde Bulgar Prensliği’nin kurulduğu topraklardaki pek çok etnik Türk gibi Çerkesler de göç edip daha iç bölgelere yerleşti. 93 Harbi ertesinde asgari 200 bin civarındaki Gürcü Müslüman da Batum’dan içeri göçmüştür. Hakeza Bosna-Hersek’in Avusturya işgaline bırakılmasıyla çok sayıda Boşnak Müslüman Makedonya başta olmak üzere daha iç bölgelere göçmüştü. Balkan Harbi’nden ve

Türk-Yunan Mübadelesi’nden sonra da pek çok Arnavut’un İstanbul ve İzmir’e yerleştiği de malum. Hatta Arnavutların Mübadele ertesi İstanbul ve İzmir’e yerleşmesi Dr. Rıza Nur tarafından etnik Türkçü bir perspektifle kınanmış, ona cevap veren Maliye Vekili Abdülhalik Renda ise aslen Arnavut değil, Türk olduğunu, şimdilerde Türkçülük yapan Rıza Nur’un, Balkan Harbi öncesinde Arnavutları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırırken kendisinin Rumlara karşı silahıyla Türklük için mücadele ettiğini söylemiştir. İç bölgelere ve bilhassa Anadolu’ya göçen gayriTürk Müslümanlar, hemen hepsi etnik Türk olan Müslümanlarla kaynaşmış, kız alıp kız vermiştir. Elde kalan topraklar üzerinde din, dil ve nikâhın belirleyici olduğu yeni bir millî ve sosyolojik oluşum meydana gelmiştir.   

l Siz zaten İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ve İttihadçıların etnik Türkçü olmadığını, hatta Kafkas ve Rumeli ağırlığının da bariz olduğunu, çok sayıda Arnavut ve Çerkes kökenlinin öne çıktığını iddia ediyorsunuz...

Aynen öyle. Gerek Rumeli kökenli Boşnak, Arnavut ve hatta Pomaklar, gerekse de Kafkas kökenli Çerkes ve Gürcüler, din, dil ve nikâhın belirleyici olduğu yeni oluşuma ve kimliğe yani Türklük ve Türk Milleti’ne bigâne değillerdi. Devamlı toprak kaybeden, daha iç topraklarda daha homojen bir görünüm kazanan Müslümanlar, İslam ve Türkçe ile zaten Türk oluyordu. Buradaki Türklük, esasını etnik kökenin değil, dinin, İslam’ın belirlediği bir Türklüktür. Kaldı ki o dönemki gayriTürk İttihadçıların hemen hiçbirisi Türk, Türklük ve Türk Milleti tabirlerine itiraz etmemiştir, çünkü vakıa ve mefhumun etnik bir kökene ve unsura irca ve hasr edilemeyecek bir mahiyet ve genellik kazandığını biliyor, hissediyorlardı. Yani buradaki Türk ve Türklük Rumeli’de Osmanlı sayesinde Müslüman olmuş gayriTürk etnik unsurların İslam ve Müslümanlık yerine kullandığı Türk ve Türklükten biraz farklıydı. Çünkü son dönemde Türklük, İslam’ın müradifi değil, esası olduğu bir vakıa ve mefhumu ifade ediyordu. Bu sebeple bir çırpıda isimlerini sayacağımız asgari 10-15 civarındaki Çerkes, İttihad ve Terakki Cemiyeti içinde Yusuf Akçura gibi bir Tatar Türkünden daha muteber ve müessir olabiliyordu. Sadece Enver, Cemal değil Talat da Eyüp Sabri ve Resneli Niyazi ile Yusuf Akçura arasında bir tercihe zorlansa, tartışmasız Yusuf Akçura’yı tercih etmezdi. Eyüp Sabri, Enver’e ve İTC’ye olan bağlılığından dolayı Cumhuriyet’in başlarında kelleyi zor kurtarmış biridir. Bu ara unutmadan göçlerden bahsederken ciddî bir Kırım Tatarı muhacirine sahip olduğumuzu, Tatar göçünün ilk esaslı hicret olduğunu da söyleyelim.  

l Arnavutlar sanki sizin tezinize bir istisna teşkil ediyor gibi görünüyor, öyle değil mi?

Hayır. Milliyetçilik çağında Müslüman etnik unsurlar da bu illetin pençesine düşmüştü. Arnavutlarda da böyle bir eğilim vardı. Ancak Arnavut isyanlarının çok azında etnik hassasiyet ve talepler belirleyici idi. Arnavut kimi zaman çok basit sebeplerle de askere silah doğrultabiliyordu ancak bunlar siyasî olsa bile etnik değildi. Bir gerçektir ki İTC ve İttihadçılar, Arnavutları idarede Abdülhamid gibi esnek davranmamıştı. Vergi vermemek, kafasının tası attığında askere kurşun sıkmak gibi serbestliklere nereye kadar tahammül edilirdi bilemiyoruz.  Çatışma sebeplerinden biri de Arnavut alfabesi meselesiydi. Bilhassa Bektaşî ve Güneyli Arnavutlar Latin harflerini isterken İttihad ve Terakki Osmanlı-Arabî harflerde ısrarcı olmuştu, ancak Kuzeyli ve Sünnî Arnavutların çoğunun da Arabî alfabeyi istediği bir gerçekti. Şayet kastınız Arnavutların Balkan Harbi devam ederken bağımsızlık ilan etmeleriyse ne kadar yaralayıcı da olsa bunun izahı mümkündür. Çünkü Balkan Harbi ile Rumeli ve Trakya topraklarını kaybettiğimiz için Arnavutlukla sınırımız da kesilmişti; üstelik bir daha birleşme ümidi de kalmamıştı. Çünkü Arnavutluk bağımsızlığı ilan edildiğinde birkaç yer hariç tüm Rumeli ve Trakya topraklarımız ya kaybedilmiş ya da işgal altındaydı. Bundan dolayı Arnavutlar kınanamaz. Kaldı ki aynı şey 93 Harbi’nde de olmuş, yine Arnavutlukla sınırımız kesilmiş, ancak Makedonya’nın Berlin Anlaşması ile tekrar bizde kalması neticesi Arnavutluk eski bağlılığını devam ettirmişti. Şayet biz Balkan Harbi’ni ya da Makedonya’yı kaybetmesek, Arnavutlukla sınırımız kesilmeseydi Arnavutluk bugün de bizim vilayetimiz olmaya devam ederdi.

l Aslında başta sormak istediğim sorular sohbetin havası içinde sonlara kaldı. Peki, en temelde ne anlamalıyız İttihadçılık dendiğinde? Neyi amaçladılar, nasıl örgütlendiler, destekçileri kimlerdi?

İttihadçılık kısaca bir Rumeli-Makedonya hareketidir ve bölgenin elden çıkmak üzere olduğunu gören, bir şeyler yapmanın lazım geldiğine, bunun da Meşrutiyet’in ilanı olduğuna inanan insanların eylemliliğiydi. Bölgede birbirinden farklı çok sayıda dinî-etnik unsur mevcut ve bunlar arasında da devamlı çatışma vuku bulduğundan bölgenin yönetilemez görüntüsü zaten gayrimüslim dinî-etnik unsurların hamisi olan büyük devletlerin müdahalesini ve reform planını davet ediyor, bunlarsa özerkliğe yol açıyor ve böylece süreç içinde çeşitli bölgeler devletten ayrılıyordu. İşte bu döngüyü kırmak için harekete geçen ve önlerinde Meşrutiyet’in ilanından başka çare ve alternatif olmayan insanların iyi niyetli vatanperver mücadele ve gayretlerinin adına İttihadçılık demekteyiz. İTC’nin üyelerinin büyük çoğunluğu sivil-asker bürokrat ve Müslüman eşraftı.

l Toplumda bir İttihadçı algısı var. Aklımıza Abdülhamid’i düşüren, değerlerimize muhalif adamlar geliyor İttihadçı deyince. Bu algı nasıl oluştu?

Maalesef İTC’nin bihakkın anlaşılamamasının en mühim amili padişahın hal’idir. 31 Mart Vak’ası olmasa Abdülhamid tahttan indirilmezdi. Çünkü Meşrutiyet’in ilanından padişahın hal’ edildiği tarihe kadar geçen 8 aylık sürede İttihadçıların hiç böyle bir gündem ve meseleleri yoktu. 31 Mart Vak’ası bir travmaydı ve pek çok İttihadçı canını zor kurtarmıştı. Bu sekiz aylık süre zarfında Abdülhamid, aslında idarî ve siyasî hiçbir gücü olmayan, sembolik bir konumdaydı. Başkâtibini bile atayacak kudretten mahrum bırakılmıştı. Padişah daha Meşrutiyet ilan edilirken kaderine razı olmuştu. Bu süre zarfında İttihadçıların yapmak isteyip de Abdülhamid’in mani olduğu, hatta itiraz ettiği tek bir iş ve işlem yoktu.  Bu sebeple Abdülhamid’i tahttan indirmek için 31 Mart Vak’ası’nı İttihadçıların planladığı, organize ettiği iddiası fikrî sefaletimize bir delil olmalıdır. İlginçtir, hal’ fetvasını yazmak, bu fetvayı Meclis-î Millî’de oybirliğiyle kabul etmekten ziyade herhangi bir memurun yapacağı basit bir işlem olan hal’ kararını tebliğ ve buna vazifeli olanlar arasında gayrimüslimlerin de bulunması öne çıkarılıyor. Abdülhamid’in hal’i haksız, hal’ fetvasında yazılanların da çoğu iftiraydı ama hal’ için en fazla gayret gösterenler arasında maalesef padişahın en fazla sadrazamlık görevine getirdiği Said Paşa, nimete boğduğu Gazi Ahmed Muhtar Paşa ve okutup paşa yaptığı Mahmud Şevket Paşa da vardı. Gariptir, İslamcısından muhafazakârına, liberalinden Batıcısına, paşasından eşrafına, müsliminden gayrimüslimine hemen herkes hal’den yanaydı. Galiba “zamanın ruhu” padişahtan yana değildi.

l “Niyetleri temiz, sarıldıkları çözüm çaresi yanlış insanlardı” diyorsunuz İttihadçılar için. Bugünden bakıp yorum yapmak güç ama alternatif çare ne olabilirdi?

Dürüst olmak gerekirse başka da bir çareleri yoktu. Artık devlet yıkılmak üzereydi. Tek çare Meşrutiyet’ti. Zannettiler ki Anayasalı bir rejim her şeyi değiştirecek, unsurlar arası çatışmaları önleyecek ve yabancı müdahalesine gerek kalmayacak. Onlar ne yaptılarsa Makedonya’yı elde tutmak için yaptı. Talihsizlikleri şuydu: Yanlış zamanda iktidara geldiler. Şayet biraz daha bekleseler kendi dönemlerindeki felaketlerin hepsi Abdülhamid devrinde yaşanacaktı. Artık Abdülhamid’in eski denge politikasının cari olduğu bir vasat çoktandır ortadan kalkmıştı. Büyük devletler arasındaki rekabetten istifade ederek ve onlara çeşitli imtiyazlar vererek Makedonya’yı ve devletin başka netameli bölgelerini elde tutmak mümkün değildi. Ancak onlar da salt bir rejim değişikliğinin işe yaramadığını, esas faktörün güç ve homojen bir toplum yapısına sahip olmak olduğunu gördüler.

l Kemalizm ve İttihadçılık arasında yanlış bir bağ kurulduğunu ve CHP’nin İTC’nin devamı olmadığını da söylüyorsunuz. Bu iddianızı nasıl temellendiriyorsunuz?

Dr. Nazım’ın Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast ya da onu devirme hazırlığı içinde olduğu için astırılmadığı o gün için de bir gerçekti. Dr. Nazım, Ermeni Tehciri sebebiyle Talat’ın ve kendisinin katledileceğini çok iyi bilmekte ve yurda giriş için Talat gibi kendisi de izin talep etmekteydi. Ancak bu izin şartların müsait olmadığı gerekçesiyle verilmemiştir. Kısa bir süre sonra da Talat bir suikaste kurban gitmiştir. Dr. Nazım, Talat’ın katlinden dolayı Mustafa Kemal’i itham etmiş, hatta kendisinin inkâr ettiği bir rivayete göre sağda-solda onun hakkında “Gazoz Paşa” şeklinde alaycı ifadeler de kullanmıştır. Dr. Nazım, Ermeni Tehciri sebebiyle en üst seviyede suçlanan ama Ermeniler yerine Kemalistlerin öldürdüğü bir vatanperverdir. Dr. Nazım idama hükmedilirken kendisine adeta “sen niye diğerleri gibi Ermeni kurşunuyla ölmedin de başımıza bela oldun” denilmiştir. Kanaatimce Talat Paşa’nın yurda girişine izin verilmemesi konjonktürün uygun olmaması, bir anlaşma imzalanırken bunun aleyhimize netice verecek olması filan değil, Talat Paşa’nın yurda girmesi halinde Mustafa Kemal’in siyasî liderliğinin son bulacak, sadece askerî liderliğinin devam edecek olmasıydı. İstiklal Mahkemeleri bu vatanı bize armağan etmiş, Türk Milleti’ni yok oluştan kurtarmış İTC’nin idam fermanını imzalamıştır. Bu durumda nasıl oluyor da Kemalizm ve İttihadçılık ile İTC ve CHP arasında bir devamlılık aranıyor?

l Siz İttihadçıların Masonluk, Sabetaycılık, Siyonizm uşaklığı sebebiyle devlet ve millet aleyhinde hareket ettikleri iddiasının  ifrat ve iftira ile izah ediyorsunuz, niçin?

Siyonizm uşaklığı ve Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çektikleri iddiaları tartışmasız iftiradır. İTC önde gelenleri içinde Sabetaycı denilecek insan sayısı en fazla ikidir. İttihadçı masonluğu ise bugün anladığımız bir vasıfta değildi. İttihadçıların Selanik’te mason localarına girişi, hafiye takibinden ve cezaî tazyikten masun kalabilme gayesine müstenitti. Her İttihadçı mason olmadığı gibi, her mason olan İttihadçı da aynı ya da benzer sebep ve saiklerle mason oluyor değildi. Talat Paşa’nın Türk masonluğunun üstadı oluşu ise millî endişelere dayalı idi. Talat Paşa, bu locaların büyük devletlerin Truva atı olduğunu, millî meselelerde güçlü locaların kendi devletlerinin sözcülüğünü yaptığını biliyordu. Tek bir örnek dahi Talat’ın masonluğunun mahiyetini anlamaya kâfidir. Talat Paşa, tehcir esnasında çok etkili mason Ermenilere şefaatte bulunmamıştır. Enver Paşa’nın mason localarını kapatması, onlara mesafeli davranması da bir ölçü olmalıdır.

l İttihadçı Komitacılığı ve Kemalist Komitacılık arasında ayrım yapıyorsunuz. Mahkeme hükmü ile yapılan komitacılık nasıl bir şeydir.

 İTC ve İttihadçılığın anlaşılmasını zorlaştıran faktörlerden biri de komitacılık mevzuudur. Komitacılık İttihadçıların Makedonya’da gayrimüslim etnik ayrılıkçılarda gördüğü bir özellikti. Osmanlı subayları yakaladığı komitacıları adalete teslim ediyor, ancak büyük devletlerin baskısıyla bu teröristler serbest bırakılıyor, kaldıkları yerden komitacılığa, asker-subay öldürmeye devam ediyordu. Hatta büyük devletlerin ıslahat projelerinde hapishanedeki komitacıların serbest bırakılması da şart koşuluyor, kimi zaman yüzlerce komitacı serbest kalıyordu. Ayrıca bunlara Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan hududundan içeri giren bu devlet subayları komuta ediyordu. İttihadçılar da başka çare bulamadıkları için komitacı kıyafetiyle bunlarla mücadeleye başladı. Meşrutiyet’e yakın günlerde ve ilan esnasında bazı memurlar da öldürülmüştür ama sebebi bunların hafiye olduğu iddiasıydı. İstanbul’da ise esasen üç cinayet- üçü de gazeteci- mevcuttur. Zeki Bey cinayeti merkezi bir karara müstenit değildi; Hasan Fehmi ve Ahmed Samim cinayetlerinde ise muhalefetten ziyade ihanet vurgusu barizdi. Bunların hiçbir surette kabul edilebilir yönleri olmamakla birlikte İstiklal Mahkemeleri’ndeki masum insanların siyasî idamları düşünüldüğünde İttihadçılara haksızlık yapıldığı görülür. Evet, Kemalist Komitacılıkta silahtan ziyade kalemle komitacılık yapılıyordu. Her biri gözünü budaktan sakınmaz eski silahlı komitacı olan ve geleceğini yeni rejime bağlamış ikinci, üçüncü derecedeki İttihadçılar, çok rahatlıkla silahla yapabilecekleri şeyleri kalemle, mahkeme hükmü ile yaptılar. Yine de Çankaya Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe’nin silahlı komitacılığı silahın da hepten devre dışı bırakılmadığına işaret etmektedir.

l İTC’nin heterojen bir koalisyon olduğu vurgusu çok önemli. İslamcı, mütedeyyin ve muhafazakâr İttihadçıların hayli etkili ve yetkili bir pozisyonda olduğunu da iddia ediyorsunuz.

Evet. İTC’nin çıkardığı ya da desteklediği Tanin gazetesinin gerçek kurucusu olan Hüseyin Kazım Kadri entelektüel kalibresi en yüksek İslamcılardan birisiydi. Kızgınlıkla 1913’te İTC’den ayrılmış, ancak eski dostlarıyla temasını kesmemiştir. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda da reis vekiliydi ve iddiasına göre Misak-i Millî kendi kaleminden çıkmıştı. Sırat-ı Müstakim zaten Meşrutiyet’i ve onun İslam’ın bir emri, daha doğrusu gereği olduğunu müdafaa için çıkarılmıştı. Kurucuları gibi yazarlarının da hemen hepsi İttihadçıydı. Ebülula Mardin, Eşref Edib, Mehmed Akif, Manastırlı İsmail Hakkı, meşhur âlim İzmirli İsmail Hakkı, Fatin Hoca hepsi de İslamcı olan ilmî ve entelektüel kaliteleri müsellem isimlerdi. Hakeza İslam Mecmuası’nı çıkaran Halim Sabit Şibay da tartışmasız bir İslamcı âlim ve münevverdi. Said Halim Paşa ise tesiri bugün de hissedilen müthiş bir entelektüel idi. İnanın tek tek isim saymaya kalksak bu saatler alır. Hayri Efendi, Necmeddin Molla, Hacı Adil Bey, Adliye Nazırı İbrahim Bey, Maarif Nazırı Babanzade İsmail Bey de çok etkili siyasî isimlerdi. Bu gerçeğin yani İTC ve İttihadçılığın koalisyon vasfının ısrarla görmezden gelinmesi maalesef anlaşılır gibi değildir ve kanaatimce sırf cehalete değil biraz da kötüniyete müstenittir. İslamcı ve mütedeyyinlerin İTC içindeki ağırlık ve tesirinin inkâr edilmesi, yok farz edilmesi ya da tahfifi memleket ve milletin kurtuluşundaki katkılarının da bihakkın anlaşılmamasına yol açmaktadır. Mehmed Akif’in şahsında tecessüm eden İttihadçı İslamcılığı I. Dünya Harbi’nin devamı olan Anadolu mücadelesinde de belirleyici olmuş, Misak-ı Millî gibi İstiklal Marşı da İttihadçı bir İslamcının kaleminden çıkmıştır. Ne hazindir, İTC devrinde posta koyduğu Talat’ın sesini çıkarmadığı, Kara Kemal dahil tüm İttihadçı liderlerin hürmet ettiği, ricasını kırmadığı Akif, pek çok İslamcı ve mütedeyyin gibi Ankara’da gadre ve tasfiyeye maruz kalmış, Cumhuriyet devrinde ülke içinde bulunmayı ya tehlikeli ya da katlanamaz bulduğu için de yurtdışına gitmiştir. Akif’in maruz kaldığı muamele İttihadçılık ile Kemalizm farkına en net ve sahih örnektir. 

İsyanla özerklik olmaz

Bahsettiğiniz olaylar ve gelişmelerle bugünkü Kürt Meselesi arasında  ne gibi benzerlikler görüyorsunuz?

Kürt etnik ayrılıkçılığı davasını güden örgüt ve şahıslarla Kürt unsurunun çoğunluğunu ayırmak gerekir. Fakat şu da bir gerçektir ki PKK ve onun siyasî uzantıları, şehir ve gençlik yapılanmaları ile Makedonya’daki gayrimüslim etnik ayrılıkçı tedhiş ve siyaset örgütleri arasında inanılmaz bir benzerlik var. Rumeli travması, Anadolu’nun son istinad noktası olması hasebiyle birçok kişinin bilinçaltında varlığını muhafaza ediyor. Silahlı bir hareketle, isyanla özerklik veya bağımsızlığın mümkün olmadığı ortadadır.  Hukuk yoluyla, anayasayla yapılacak bir değişiklik de fayda vermeyecektir. Hele de Türk Milleti gibi mefhumların Anayasa’dan çıkarılması intihardan farksız olacaktır. Devlet, talep edilen hemen her iyileştirmeyi yapmıştır. Ancak unutmamak lazımdır ki özerklik ve bağımsızlık talebi, yoğun bir haksızlığa duyulan tepkinin değil, bizatihi etnik bir farklılık ve milliyetçilik telakkisinin neticesidir. İttihadçılar da bu gerçeği ıskalamış, silahlı Makedonyalı komitacıların karakolların önünden geçmelerine izin vermiş, onlarla sarmaş dolaş olmuş, hatta bizzat Talat Paşa Serez ormanlarını daha mutedil de olsa vahşi bir komitacı olan Sandanski’ye peşkeş çekmişti. Ancak aynı Talat Paşa, milletini ve memleketini tehlikede gördüğünde de gereğini yapmıştır. Devlet, niyet olarak doğru ve gerekli olan açılım politikasının uygulamasında hatalar yapmışsa da bugün bu hatadan dönülmüştür. Güvenlik güçleri de tek bir masum sivilin kılına zarar vermemeye çalışarak terörle mücadele etmektedir.

“Talat Paşa’nın yurda girişine izin verilmemesi konjonktürün uygun olmaması, bir anlaşma imzalanırken bunun aleyhimize netice verecek olması filan değil, Talat Paşa’nın yurda girmesi halinde Mustafa Kemal’in siyasî liderliğinin son bulacak, sadece askerî liderliğinin devam edecek olmasıydı.”



Kitabınız sepetinize eklendi
Kapat