1 1 1 1 1 1 1 1
EN SON ÇIKANLAR
 
Akdeniz
Akdeniz
Panait Istrati
Tercüme: Belma Aksun
Roman
Dünya Klasikleri serileri içinde belki de en fazla ihmal edilen yazarlardan biridir Panait Istrati. Herkesin Dostoyevski’den, Tolstoy’dan, Balzac’tan hiç olmazsa birkaç kitap ismi sayabildiği bugün, Panait Istrati maalesef samimiyetine, insana olan güvenine ve umuduna nispetle aynı ölçüde tanınmıyor. Belma Aksun’un enfes Türkçesiyle okurlarımızla buluşturduğumuz Akdeniz romanı hakkında bakın Istrati’nin kendisi neler diyor:   

Neden iyiliğin kötülüğe galebe çalması konusunda bu kadar duyarlıyız? Neden namussuzun yenik düşmesinden sevinç duyarız? Çünkü iyi olarak doğmuşuzdur. Ama bu zafer ve bu yenilgi insanlara romanlarda, tiyatroda ve ekranlarda değil yaşanan hayatta kanıtlanmalıdır. İşte pek nadiren, binde bir yapılan budur. 
Nadiren yapılmasının iki sebebi vardır: Her ne kadar insan, öncelikle iyi olarak dünyaya gelmişse de aynı zamanda kendini beğenmiş, kibirli, bencil bir yaratıktır da. Hayatta cömertçe davranmak çok zor olduğundan, insanların büyük çoğunluğu tamamen aksi yönde hareket eder. 
Oysa benim hayatım boyunca –çok acılı bir hayattı bu– elimden geldiğince en eksiksiz olarak yaptığım yegâne eylem, bu zorluğu yenmek yani cömertçe davranmak olmuştur. Evet, hayatımın en ufak bir soğuk algınlığının insafına kaldığı bugün, evet herkesin önünde, açıkça şunu söyleyebilirim: Hayatımı arayıp tarayın, onda benim aleyhimde istediğiniz her şeyi bulursunuz ama insanlığa felaket getiren o kusuru; bencilliği bulamazsınız. 
Benim Adrien Zograffi’m budur işte. 
Adrien, söz gelimi cömertçe, mertçe yaşayabilmek ya da yaşamak zorunda olmak için ille de umursamaz ya da erdemli olmak gerekmediğini kanıtlar. Zira cömertlik, mertlik, ruhu bencillikten daha fazla tatmin eder, haz verir. 
Hayat, evrensel acıların ortasında sefalete karşı sadece güvende olunduğu, ya da bugünkü kıyamet ortamında artistlerin, ahlakçıların çoğu gibi, muhteşem bir villada, etrafı güzel kadınlar, dalkavuk dostlar, süper limuzinler, güzel köpeklerle çevrili olarak yaşandığı zaman güzel değildir. 
Belki de hayat, hemen herkesin yaptığı gibi tüm imkânlara ve hatta zevke sahip olduktan sonra, her tür utanç yükünden azade bir vicdanla kuru tahta üzerinde ölürken daha güzeldir. 
Zira yolsuz, elektriksiz ve hatta hijyensiz de yaşanabilir ama temiz ruhlar olmadan yaşanmaz.
18
Türk Kültüründe Kuşlar
Türk Kültüründe Kuşlar
Halil Ersoylu
Akademik Çalışmalar
En eski çağlardan beri çeşitli kuş adları Türk düşüncesinde, dil, yaşayış ve kültüründe şu veya bu ölçüde ve önemde pek çok varlığa isim olmuş veya unvan olarak kullanılmıştır. Ni­tekim Türkler arasında soy, boy, kişi adları, unvanları ile yaşadıkları çevrelerdeki şehir, dağ, ırmak, göl gibi yerlere verilmiş adlar içinde kuşlara ait bulunanlar oldukça fazladır. İslamlık öncesi Türk inançları içinde bazı tanrı ve ruh adları bile kuşlarla ilgilidir. Zamanın derinliğinde, hayalin, düşü­nüşün ve kurgunun alabildiğine genişliğinde ve inceden inceliğinde sese, söze, renge, çizgiye, notaya, ezgiye ve daha pek çok şeye gi­rip çıkarak, gündelik yaşayıştan başlayan ve şiirdeki varlığı öncelikli olmak üzere, güzel sanatların hemen her dalında kuşlar Türk kültürü açısından müstesna bir yere konmuşlardır. Prof. Dr. Halil Ersoylu’nun hazırlamış olduğu bu kitap üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölüm­de “Türk Dünyasının Düşünce, Dil ve Edebiyatındaki Bazı Kuşlar”, ikinci bölümde “Türk Dünyasının İnanç ve Yaşayışındaki Bazı Kuş­lar” ve üçüncü bölümde ise “Türk Dünyasının Folklor ve Etnograf­yasında Süs Unsuru Olarak Kullanılan Bazı Kuşlar” yer almaktadır.
11
Türk Çiçek Kültürü Üzerine Cevat Rüştü'den Bir Güldeste
Türk Çiçek Kültürü Üzerine Cevat Rüştü'den Bir Güldeste
Cevat Rüştü
Deneme
N. Hikmet Polat, çiçek kültürümüzün üstadı Cevat Rüştü'nün dönemin muhtelif gazete ve mecmualarında kaleme aldığı Türk çiçek kültürüyle alakalı yazılarını bir araya getirerek hem kültür varlığımızın zarafetini hem de medeniyetimizin enginliğini gözler önüne seriyor. Kitapta ayrıca, bugüne kadar hakkında çok fazla bilgi bulunmayan, ziraatçılığının yanı sıra üslupçuluğuyla da bilinen Cevat Rüştü’nün hayatı, kendi aile efradının sağladığı bilgiler ışığında ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Hiç şüphe yok ki, çiçeksiz bir hayat tasavvur edilemeyeceği gibi, çiçeksiz bir edebiyat ve sanat hayatı da tasavvur edilemez. Cevat Rüştü, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerinden süzülen medeniyetimizin en süslü, en latif, en güzel tezahürlerini şairlerimizin, yazarlarımızın ve hakiki sanatçılarımızın eserlerinden itinayla derdiği çiçeklerimize dair örnekler vererek gösteriyor.
25
Baykuşlar Geceleyin Öter
Baykuşlar Geceleyin Öter
Metin Savaş
Roman
Mihail Bahtin şöyle der: Karnaval, kutsalı cismanî olanla, yüceyi aşağı olanla, önemliyi önemsizle, bilgeliği aptallıkla bir araya getirir. Metin Savaş’ın kaleminden, İstanbul’un görünenlerine ve görünmeyenlerine, bilinenlerine ve bilinmeyenlerine dair heyecan dozu yüksek bir roman.

Dört dörtlük bir sosyolog olmayı hedefleyen ve çiçeği burnunda bir araştırma görevlisi olan Tatar Adnan, bunaltıcı yaz sıcaklarının hüküm sürdüğü 2014 Temmuz’unda Şebboy Sokağı’ndaki Suna Apartmanı’nın teras katını kiralar. Ne var ki Suna Apartmanı’nın teras katındaki ufarak dairenin koridorunda esrarengiz, tekinsiz ve tılsımlı bir ayna vardır. Ve Şebboy Sokağı’nın genç Füsun’u… 1972 senesinde henüz 17 yaşındayken terastan düşüp ölmüş olan bir başka genç kız, Suna’nın hayaleti koridordaki tılsımlı aynada zaman zaman görünmekte midir? Suna hakkındaki bütün sırları Şebboy Sokağı sâkinlerinden Ayhan Işık mı bilmektedir? Meşhur aktör Ayhan Işık’la aynı adı taşıyan bu adamın karanlık geçmişinde neler var? İstanbul’da Karnaval Üçlemesi’nin birinci kitabı olan Baykuşlar Geceleyin Öter’in olay örgüsü sayfalar ilerledikçe karmaşıklaşıyor ve çetrefilli, içinden çıkılamaz bir karnavala dönüşüyor. Tek Gözlü Adam, Kötü Bakkal, DEHŞET PALAS AVM içinde kaybolan küçük bir kız, Kırmızı Pazartesi programının yapımcısı Alev Yakmaz Hanımefendi ve Tahtakoz adında bir ecinni.
20
Hikâye ve Romanlarında Ahmet Mithat Efendi
Hikâye ve Romanlarında Ahmet Mithat Efendi
Salim Çonoğlu
Edebiyat
Ali Muzaffer’in “Kitab-ı Matbuat-ı Osmaniyenin dibâce-i iftiharı Ahmet Mithat Efendi’dir.” cümlesin­deki mukaddime, önsöz ya da başlangıç anlamına gelen “dibâce” kelimesi, mübalağalı olmaktan daha çok, bir gerçeği ifade etmekte­dir. Matbaa kurması ve işletmesi, her alanda sayısız kitap ve risale neşretmesi ve Osmanlı toplumunu okumaya alıştırması gibi büyük emekleri düşünülünce, Ahmet Mithat Efendi’nin Osmanlı yazı hayatını içeren bir kitabın önsözü olarak nitelendirilmesi hiç de abartı olarak algılanmaz. Ahmet Mithat Efendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hayat hikâye­sinin yeniden yazıldığı bir devre aittir. Tanzimat ile başlayan modernleşme hareket­lerinin getirdiği otorite boşluğu ve kargaşa ortamı içerisinde Ahmet Mithat Efendi, gerek gazete yazıları gerek edebi eserleriyle bu süre­cin daha az hasarla atlatılmasına yardımcı olmuş ve bir anlamda boşluğu dolduran bir baba rolü üstlenmiştir. Bu tespit, Ahmet Mithat Efendi’den bahsedilirken kullanılan “Efendi Babamız” tabirinin ne kadar doğru olduğunu da göstermektedir. Salim Çonoğlu; Türk Edebiyatında hayatı ve eserleri arasındaki ilişkinin en belirgin olduğu yazarlardan Ahmet Mithat Efendi’nin ürettiği metinlerle kendi hayatı arasındaki yoğun geçişlilikleri göstererek onun hayatına kendi eserlerinin penceresinden bakmamızı sağlıyor.
13
Şeffaf Hapishane Yahut Gözetim Toplumu
Şeffaf Hapishane Yahut Gözetim Toplumu
Uğur Dolgun
Sosyoloji
Toplumsal ilişkilerde, uyum ve birlikteliği sağlayacak normlar ve mekanizmalar bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış, iktidarlar tarafından düzenin sağlanabilmesi için de tarih boyunca gözetim etkinliklerini ve enformasyon tekniklerinin gelişmesine yol açmıştır. Buna bağlı olarak, gündelik yaşam ve toplumsal ilişkiler, elektronik gözler veya popüler deyimle "Büyük Ağabey” tarafından sürekli izlenir hale gelmiştir. Bentham'ın hayalini kurduğu, Foucault'nun kuramsallaştırdığı ve Orwell'in karşı-ütopya şeklinde tahayyül ettiği panoptik toplum, 20. yüzyılın sonlarından itibaren dünyayı baştanbaşa saran elektronik ağlar ve siber-uzay sayesinde (artık!) mümkün hale gelmiştir. 

Bu çalışma, bilgiye ulaşım ve iletişim alanında sergilediği "anarşist” karakteristikle özgürlükçü bir ortama yol açacağı düşünülen yeni dönemde; beklentilerin tam aksine, insanlığın giderek elektronik panoptisizm içinde sıkı bir gözetim sürecine girmiş olmasını neden-sonuç ilişkileri içinde ele almaktadır. Postmodern bir özgürlükler çağı olması beklenen günümüzde, tüm ibreler giderek gözetim toplumundan yana kayarken; kamusal ve özel yaşamda beliren özgürlük/mahremiyet ihlalleri paralelinde, teknoloji temelli yeni iktidar yapıları ortaya çıkmaktadır. Bu durum, insanların neredeyse tümünün kayıt altına alındığı, her hareketlerinin ve iletişimlerinin sürekli izlenmeye başlandığı günümüz için, ütopyanın karşı-ütopyaya dönüşmesi anlamına gelmektedir.
20
Divânnâme
Divânnâme
Levent Öztürk
Musiki
Geleneksel Türk Müziğinin besteleme biçimleri çok zengin çeşitler içerse de, uzun zamandır şarkı ve oyun havası düzeyine indirilmiş ve diğer formlar ve icra tarzları giderek unutulmaya yüz tutmuştur. Divân nedir, özellikleri nelerdir? Divân bestelemek için hangi kurallara dikkat etmek gerekir? Diğer türlerden ayrılan yanları nelerdir? Prof. Dr. Levent Öztürk’ün bütün bu sorulara cevap vermeye çalıştığı bu kitap, müzikologların yanında Türk musikisi tutkunlarını da hem halk müziği hem de sanat müziğinde yer alan divânların notalarını bulabileceği, geleneksel müziğimizde bilinen ve bilinmeyen divânların izini sürebilecekleri keyifli ve müzik dolu bir serüvene çıkarıyor.  
20
20. Yüzyıl Türk Halk Şairleri
20. Yüzyıl Türk Halk Şairleri
Emir Kalkan
Şiir
Bugün ‘halk edebiyatı’ adı altında ve farklı bir zeminde ele alınan edebiyat; bizim, Orta Asya’da başlatıp, zengin­leştirerek getirdiğimiz ana edebiyat geleneğimizdir. Halk şiiri ise bu edebiyatın güzide ve geniş bir alanıdır. Halk şiirimiz bir yandan zengin anonim kaynaklardan beslenirken, diğer yandan şairlerimiz de bu alana ferdî olarak önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ferdî temele dayalı halk şiirini üreten halk şairleri, ic­raatlarına göre değişik isimlerle anılmışlardır: Ozan, âşık, saz şairi, kalem şuarâsı gibi. Bu şair tiplerinin aralarında ne kadar farklılık olursa olsun, hepsi de halk şiiri mahsulleri üretmişlerdir. Hepsi de halk şairidirler. Eserlerini vezin, kafiye, durak, tür, konu, ezgi vs. gibi halk şiiri kural ve tekniği içinde hazırlamışlardır. Emir Kalkan’ın hem ozan, âşık, saz şairi, kalem şuarâsı gibi farklı şair tiplerinin belirgin özelliklerini ayrıntılı bir şekilde tahlil ettiği hem de 20. Yüzyıl halk şairlerimizin hayat hikayelerini ve şiirlerinden örnekler sunduğu bu kıymetli çalışmasının edebiyatımızın nesilden nesile aktarılmasında önemli bir boşluğu dolduracağını düşünüyoruz. Kitapta; Âşık Kemterî’den Sümmânî’ye, Âşık Veysel’den kadın şairlerimizden Döne Sultan’a, Neşet Ertaş’tan Âşık Murat Çobanoğlu’na varıncaya dek iki yüze yakın şairimiz ele alınmıştır.
30
Gülhatmi
Gülhatmi
Kudret Ayşe Yılmaz
Roman
Gülhatmi, Türkçenin ferah bağlarında huzurla soluklanmak, billûr gibi nehirlerinde bilgelikle yıkanmak, nazenin rayihalı çiçekleri arasında keyifle dolaşmak, emsalsiz letafetteki konaklarında konaklamak, envaiçeşit helal nevalesini tatmak için eşsiz bir fırsat. Bu roman hem dilek ağacına asılmış düğün mendili hem mana derinliklerinde kendini yitirmişlere uzatılmış bir derviş eli hem de ölüm çukurlarına bırakılmış nice hayal varsa hepsine hayat olabilecek pir nefesidir. Gülhatmi’ni okuduktan sonra bütün kırgınlıklarınızı rafa kaldıracağınız derin bir yolculuğa çıkmaya hazır olun.
14
Vidin Kalesi
Vidin Kalesi
Mahir Aydın
Tarih
Osmanlı tarihçiliğinin meşhur isimlerinden Franz Babinger’in tabiriyle Osmanlı İmparatorluğu’nun kader ırmağıdır Tuna. Aziz hatırası, mânevî dünyamızda bütün canlılığını hâlâ muhafaza eden; ve tam da bu sebeple Türkler için dünyadaki bütün nehirlerden daha farklı bir anlamı olan, tarihimiz boyunca sınırlarımızda akan bütün nehirleri adeta kendi adında eriten bir ulu nehirdir Tuna. Fetih anlayışı üzerine kurulu Türk imparatorluk siyasetinde, sınır kavramı yoktur desek mübalağa etmiş olmayız. Ancak 18. yüzyılın ilk çeyreğinde Belgrad’ın elden çıkması Âlî Türk devletinin muhayyilesinde sınır kavramının şekillenmesine yol açar. Sınır; yani muhafaza edilmesi, terk edilmemesi gereken yer. İşte bu sınır, o dönemden itibaren Vidin Kalesi olmuştur. İmparatorluk kalelerinin kürsüsü, Rumeli’nin Kilidi’dir Vidin Kalesi; imparatorluğun savunma kalkanlarının en canlısı, en nazlısı… Prof. Dr. Mahir Aydın’ın Bulgaristan’ın başkenti Sofya’daki, Cyril and Methodius National Library’de bulunan, 11.000 sayfa civarındaki Vidin Sicil Defterleri’ni kullanarak yayına hazırladığı bu kıymetli çalışma, imparatorluk çarkının işleyişini deyim yerindeyse göz hizasından ve Vidin Kalesi üzerinden açıklıyor.
16
Cennetin Son Saatleri
Cennetin Son Saatleri
Bahtiyar Aslan
Hikâye
Şiirleri ve sessiz hikâyeleriyle edebiyatımızda müstesna bir yer teşkil eden Bahtiyar Aslan’ın Cennetin Son Saatleri kitabında, bir örümceğin sabrıyla zamanı ören ve ördüğü zamanı kat eden; insanın kendi derinliğini ve değerini yine insanın bizatihi kendisi üzerinden gösteren hikâyeler mevcut.

“Bir aynanın önünde oturmuyorum, bunun bilincin­deyim. Fakat yine de kendimi görüyor, kendimle sohbet ediyorum. Bunun nasıl olduğunu tam olarak bilmiyorum. Kimi acılar, ağrılar, korkular, eksilmeler, bölünmeler, parçalanmalar, yitirişler, bitişler -aklınıza benzer daha ne geliyorsa- insanı sebepsizce bir duru­mun içine, izahı olmayan bir değişime, dönüşüme veya yepyeni bir oluşuma çekebilir. Benimki biraz acıdan, bi­raz eksilişten, biraz yitirişten, bitişten, bölünmeden… Hepsinden biraz… Biraz hepsinden, biraz hepsinin dı­şından, ötesinden…”
12
Geçmişin Aynasında
Geçmişin Aynasında
Hatice Bilen Buğra
Hikâye
Türk hikâyeciliğinin kadın ustalarından Hatice Bilen Buğra’nın “Geçmişin Aynasında” başlığıyla okurlarla buluşturduğumuz kitabında, hepimizi çepeçevre kuşatan, birbirinden güzel altı hikâye mevcut: “Kabul Günü”, “Yuva Kurmak”, “Gitmek”, “Kıskançlık”, “Boşanma Haberi” ve “Geçmişin Aynasında”. Kitapta yer alan hikâyelerin tamamı, insanı ve insana dair olanları adeta işlenmiş birer elmas saflığıyla bize sunuyor. Kıskanç, öfkeli, cılız, sebatkâr, dirayetli, anlayışlı.. velhasıl gerçek insanların, bilhassa kadınların hikâyeleri… Hikâyelerde feleğin çemberinden geçmiş olanlarla gözleri dünyaya yeni açılanları; nice eza ve cefaya katlananlar ile elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyenleri; bir gün olsun huzur yüzü görmemişlerle mutluluğu teslimiyetin sınırlarını aşan bir tevekkülde bulanları bir arada görmek mümkün. Hatice Bilen Buğra, Türkçenin o tılsımlı kelimeleriyle hayatın bizatihi kendisinin gerçekçi bir tasvirini sunuyor.  
10
Siyaset ve İktisat
Siyaset ve İktisat
Yusuf Akçura
Sosyoloji
Türk fikir hayatının en önemli simalarından Yusuf Akçura’nın ilk basımı 1924 yılında yapılmış olan Siyaset ve İktisat kitabı; yazarın 20. Yüzyıl başında cereyan eden ve her biri Türk tarihinin önemli kırılma noktalarına tekabül eden olaylar hakkında Türk Ocakları’nda vermiş olduğu konferansları ve yazmış olduğu makaleleri kendi sağlığında bir araya getirdiği önemli eserlerinden biri. Yusuf Akçura, Türk milliyetçiliğinin siyasî, iktisadî ve fikrî yönlerini detaylı bir şekilde tartışarak bilhassa Anadolu’da coğrafyasında sıkışıp kalan Türkler için yeni bir yol haritası çizmeye gayret eder. Akçura; savaşların ve siyasî çalkantıların hem malî hem de insanî kaynaklarımızı insafsızca tükettiği o yıllarda, Türklerin millî bir devlet çatısı altında ve millî bir iktisat politikası izleyerek içinde bulunduğu buhrandan kurtulacağına inanmaktadır. Kitapta yer alan “Galip Geldik, Muzaffer Olacağız” başlıklı makalesinde de belirttiği üzere, “Hak harbinde Türk’ün galebesine îman eden ve îma­nında hata eylemeyen bu âciz, hayat nizâ’ında [hayat kavga­sında] dahi Türk’ün zaferine inanmıştır; ve istikbal, inşaal­lah, bunda da yanılmadığını isbat edecektir.”  
14
II. Abdülhamid'in Hafiye Teşkilatı
II. Abdülhamid'in Hafiye Teşkilatı
Emre Gör
Tarih
II. Abdülhamid ve döneminin en çok tartışılan kurumlarından biri şüphesiz Hafiye Teşkilâtı’dır. Çok iyi teşkilâtlandığı kabul edilen, devlet adamlarının büyük konaklarına, hatta tehdit addedilen sıradan vatandaşın evlerine varıncaya kadar her yere hissettirmeden girip çıkabilen bu teşkilât, II. Abdülhamid’in âdeta vazgeçilmezlerindendir. Amcası Sultan Abdülaziz ve kardeşi V. Murat’ın pek tatsız bir biçimde tahttan indirilmeleri, üstelik bunu yapanların âdeta pazarlığa girişerek kendisini tahta çıkarmaları ve bazı kişilerin artan nüfuzunun tehlikesi II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilâtı’na hususi bir önem vermesine sebep olmuştur. İşin içine, tahta çıkar çıkmaz karşılaştığı suikast girişimleri ve kendisini devirmeye yönelik Ali Suavi Vakası, Kleanti Skaliyeri-Aziz Bey Komitesi gibi ihtilâl girişimleri de eklenince, kuvvetli bir istihbarat teşkilâtı kurmak Sultan için kaçınılmaz olmuştur. Elinizdeki bu çalışmada, 1909 tarihinde İstanbul’da Mahmûd adında (net okunmamakla birlikte) bir kişi/cemiyet tarafından yayınlanan bir risale olan “Hafiyelerin Listesi” adlı eser Latin harflerine aktarılarak araştırmacıların ve ilgililerin istifadesine sunulmuştur. Eserin en dikkat çekici yönü, II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilâtı’na ağır eleştiriler yöneltmesi ve dönemin birçok ünlü devlet adamının hafiyelik yapmış olduğunu iddia etmesidir.
20
Yavuz Sultan Selim
Yavuz Sultan Selim
Namık Kemal
Tarih
Namık Kemâl’in bu ufak kitabı Türk tarihinin efsane şahsiyeti ve Türk milletinin idealindeki lideri olan Yavuz Sultan Selîm’i anlatmaktadır. Kitabın müellifi Namık Kemâl’in dediği gibi, “Şu dev­let-i muazzama-i Osmaniye’nin en büyük adamı Sultan Selîm’dir.” Halife-Pâdişâh Sultan Selîm’in yaptığı işler büyük olduğu kadar, manevî dünyası da o nispette büyüktü. Hatta diyebili­riz ki, manevî dünyası, o muazzamat-ı umur sayılan işlerle kı­yas edilse ruhî âleminin vüs’atı bizleri hayretlere gark edecek derecededir. Zaten bu muvakkat dünyadaki hareketlerin nâ­zımı da o âlem değil midir? Bizi hayrete düşürür dedik. Çün­kü bâzı nâdir yaratılışlarda bu âlem o kadar derin ve o kadar bizim gibi insanlar tarafından ihata edilemeyecek derecede yüksektir ki, vâlih ü hayran temaşa etmemek imkânsızdır. 

Murâd-ı her dü cihân herkesî ârzu dâred
Selîm âmede bârî be teng-i ez dü cihân
7
Din ve Kültür İlişkisi Üzerine
Din ve Kültür İlişkisi Üzerine
Recep Kılıç
Dini Araştırmalar
“Din, kültürle kendisini nasıl irtibatlandırır? Kültür, insanın dinini anlama ve yaşama tarzına nasıl tesir eder? Dini anlama ve uygulamada meydana gelen gelişmelerin geçerli/sahih olanları ile olmayanları birbirinden nasıl ayırt edilebilir?” gibi sorulara cevaplar arayan Prof. Dr. Recep Kılıç, din ile kültür arasında karşılıklı ilişkiyi hem teorik olarak hem de gündelik hayatımızdaki örnekleriyle açıklıyor. Bir tarafta din, içinde doğduğu kültürün temel unsurlarından etkilenirken diğer taraftan da kültürün temel unsurlarını şekillendirir. Mesela dinin mabedinin mimari yapısı, büyük çapta kültür tarafından şekillenir. Bu şekillendirmede söz konusu kültür ortamında hâkim olan bilgi birikiminin, iklim şartlarının, coğrafî yapının ve teknolojik imkânların etkisi büyüktür. İlk dönem İslam tarihindeki cami mimarisi ile günümüz cami mimarisi arasında farklılıklar olduğu gibi, Türk cami mimarisi ile herhangi bir Afrika ülkesindeki cami mimarisi arasında günümüzdeki farklılıklar da, kültürün dinî yapı üzerindeki etkisini somut bir şekilde gösterir. Aynı durum, dinî giysilerdeki farklılık veya çeşitlilik açısından da geçerlidir. Kültür belirli alan ve seviyelerde dini etkilerken diğer taraftan da din, içinde doğduğu kültürü, hem inanç, ibadet ve ahlak esasları ile hem de bu esaslara bağlı olarak ortaya çıkan hayat tarzı ile zenginleştirir ve şekillendirir.
15
Irak Türkmen Boyları
Irak Türkmen Boyları
Suphi Saatçi
Tarih
Irak’ta Türkmenlerin yaşadıkları bölgeleri tanıtan bu eser, Türkmen toplumunu ansiklopedik üslupta ele almıştır. Suphi Saatçi, Türkmeneli bölgesinde yaşayan Türkmen boylarını, oymaklarını, aşiret ve ailelerini okuyuculara tanıtmak amacıyla bu kapsamlı çalışmayı hazırlamıştır. 

Türkmenlerin yaşadığı coğrafyayı ve ülkede oluşturdukları kültürel birikimi gözlemlemek isteyenler, Kerkük'ten Erbil'e, Musul'dan Tuzhurmatu'ya, Telafer'den Altunköprü'ye uzanan yollarda dolaşacaklar ve Türkmen yurdunun gizli hazinelerini ve zenginliklerini görecekler.

Kendi topraklarında barış ve güven içinde yaşamak isteyen Türkmen toplumunun yaşadığı kentlerin, kasaba ve köylerinin monografilerini de içeren bu eser, sağlıklı bir kılavuz ve güvenilir bir yol haritasıdır.
20
Kızıl Elma
Kızıl Elma
Ziya Gökalp
Şiir
Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan… 

Ziya Gökalp, büyük bir çoğun­luğunu “Genç Kalemler”, “Türk Yurdu”, “Halka Doğru”, “Türk Sözü” gibi dergilerde ya­yımladığı şiirlerini “Kızılelma” adı altında bir araya getirmiştir. Kitapta yer alan “Kızılelma” şiiri, kitabın adını ve kitapta yer alan şiirlerin muhtevasını da tayin etmiştir. “Turan”, “Ötüken Ülkesi”, “Altın Yurt”, “Altın Destan”, “Ergenekon”, “Balkanlar Destanı” ve “Kızıl Destan” gibi şiir adlarına bakıldığında bunların Kızılelma mefkûresiyle örtüşen şiirler oldukları görülür. Ziya Gökalp’ın bu kitabına “Kızılelma” adını koyması ve ki­tabında ilk olarak “Turan” şiirine yer vermesi tesadüf değildir. Bu iki şiir, Ziya Gökalp’ın hayatı boyunca savunduğu ve dile ge­tirdiği temel düşüncelerinin yansıması, hatta özetidir. “Turan” şiiri, Türklerin büyük bir ülkede birlikte yaşama ideallerini ve isteğini anlatırken, “Kızılelma” ise bu ülkede yaşayan insanların ülküsünü dile getirmekte, onlara aramaları ve ulaşmaları gereken yerleri ve fikirleri işaret etmektedir.

Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
Oradan Turan’a yağdı saadet.
10
Üç Tarz-ı Siyâset
Üç Tarz-ı Siyâset
Yusuf Akçura
Sosyoloji
Yusuf Akçura; yirminci yüzyıl başlarında düşünce hayatımızda büyük bir ivme kazanan ve hem siyâset hem de kültür hayatımızda açık bir şekilde meyvelerini gördüğümüz Türkçülüğün akla gelen en önemli simalarındandır. Hatta birçok araştırmacı Yusuf Akçura’yı Türkçülüğün babası; üzerinden bir asırdan fazla zaman geçen, Türk gazetesinde yayınlanmış makalesi “Üç Tarz-ı Siyâset”i de Türkçülüğün manifestosu olarak kabul etmişlerdir. Akçura, bu önemli makalesinde dönemin üç önemli siyâsî akımı olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ele almış ve bu akımların müspet ve menfi yanlarını, ayrıca hangi nispette tatbik edilebilir olduklarını mevcut örnekler üzerinden tartışmıştır. Kitabımızda, Akçura’nın bu önemli makalesi Kahire ve İstanbul’da kendi sağlığında yapılmış baskılar karşılaştırılarak yayına hazırlanmıştır. Hem Latin harflerine aktarılmış hem de bugünkü Türkçeye uyarlanmış metinlerini sunduğumuz “Üç Tarz-ı Siyâset”, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanacak Yusuf Akçura külliyatının ilk eseri olması bakımından da büyük önem taşımaktadır.
6
Ejderlerin Beklediği Hazine
Ejderlerin Beklediği Hazine
Turgut Güler
Deneme
Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler ve Cihângîr Tûglar kitaplarının yazarı Turgut Güler’den Türkçenin târihî seyri, Türk kimliğinin şekillenmesindeki önemi ve muhtelif coğrafyalarda asırlardır karşılaştığı ve bir şekilde üstesinden geldiği güçlüklere dâir her cümlesi Türkçe hassasiyetiyle kaleme alınmış bir deneme…  

Ali Şîr Nevâî’nin “ejderlerin beklediği hazîne” olarak tarif ettiği Türkçe, Türk’ün vâr oluş sebebidir. Onun yaralanması, zedelenmesi, normal mecrâsından çıkarılması, müdâhale sınırlarını aşan bir zulümle budanması, hayâl ufkunu çâresiz bırakan vandallıklarla yabancı emellere peşkeş çekilmesi, damarlarındaki kanın farkında olan her Türk’ü rencîde eder. 

Orhun Âbideleri’nin orijinal metnini okuyup anlayacak nesli fantezi kabûl etsek bile, perîşân ve kirli manzarası içinde kitâbesini muhâfaza edebilmiş zavallı bir çeşmenin sağından solundan geçen kaç Türk çocuğu, orada yazılanları önce çözebilecek, sonra da anlayabilecektir? Maalesef, geldiğimiz dramatik nokta budur. Mes’ele, sâdece çeşme kitâbesinin yazıldığı alfabe de değildir. Aynı yazıyı Lâtin esaslı alfabe ile yazsak, bu sefer yine ortaya çıkan harf kümelerini mânâlandıracak kişileri bulmakta sıkıntıya düşeceğiz. Türkçeyi, 20. yüzyılda en sâde ve anlaşılır biçimde eserlerine aksettiren Reşat Nûri, Yâkup Kadri, Hâlide Edib gibi yazarlarımızın yazdıkları, “sâdeleştirme” işgüzârlığına kurbân ediliyorsa, siz hangi çeşme kitâbesinden bahis açacaksınız?
12
Beyrut, Filistin ve Nablus İzlenimleri 1918
Beyrut, Filistin ve Nablus İzlenimleri 1918
Cenap Şahabettin
Gezi Yazıları
Beyrut, Filistin ve Nablus İzlenimleri adıyla yayımlanan bu gezi yazıları I. Dünya Savaşı’nın son yılında -imparatorluğun inkıraz döneminde- elden gitmek üzere olan “Arz-ı Kenan”ı ve çevresini çok değişik yönleriyle anlatıyor. Bu eser hacmi küçük olması­na rağmen hem ait olduğu edebî türün nadide örneklerinden biri olması bakımından hem de Edebiyat-ı Cedide’nin meşhur sa­natçısı Cenap Şahabettin’in kaleminden çıktığından daha da bir değerlidir. Beyrut, Filistin ve Nablus gezilerindeki izlenimlerin anlatıldığı yazıların -şimdiye kadar yapılan araştırmalar da göz önüne alındığında- Cenap Şahabettin’in yazıp yayım­ladığı son gezi yazıları olduğu dikkate alındığında, bu küçük hacimli eserin büyük kıymeti çok daha iyi anlaşılacaktır.
10
Öncekilerin Masalları
Öncekilerin Masalları
Çınar Ata
Roman
Bu kitap gariptir, yazan biçare gariptir, yazılan gariptir, okuyan garip,
Gaybdan zamansız sözlerin resmini çizmek, bu meselenin nihayetidir.
‘’Sevgili’’, İslam gariptir, dedikten sonra gariplik artık gariptir.
Yaratılmamışı, yaratılmışla bilmek,
Dünyada olmayanı dünyadakiyle anlatmak,
Bu dünyada olmayan,
Rengi, kokuyu, tadı idrak meselenin merkezidir.
Er kişi işi odur ki;
Bu mesele için,
Ne kadar ayna varsa o kadar yansıma vardır, der ve susar!
Aynanın ‘‘yakin’’ olması ‘’aynaya sürülen sır kadardır’’, der ve susar!
Aynam ne kadarsa yansımam o kadar, der ve susar!
Aynadaki tedbir perdesini yırtıp, ‘’rıza’’ ile aynayı boyamaktır, der ve susar!
Aynalardaki yansımalar ne kadar çoksa da seyredilen tektir, der ve susar!
Ayna balçıktan yoğrulmuştur, der ve susar!
Ayna tüm mahlûkatın önünde secde ettiğidir, der ve susar!
Aynanın en ‘‘sır’’, en ‘’ilk’’, en ’’son’’ olanı Ahmet’tir, der ve susar!
Mesele ‘’kör’’ olanın ayna yapması,
‘’Ölüler pazarında’’, ‘’dirilere’’ satmasıdır,
Mesele pazarda -bir garip kişinin-
‘’Derdin ‘’, ‘‘pahası’’ aşktır diye yaygara yapmasıdır.
Pazarına da, alanına da, satanına da, pahasına da;
Amenna ve Saddakna


18
Çanakkale Mahşeri
Çanakkale Mahşeri
Mehmed Niyazi
Tarihi Roman

Çanakkale Mahşeri; “cihânın yedi iklîminden” Türk’ün aziz topraklarına “kaynayan bir kum gibi” sökün edip gelmiş, Türk’ü tarihten ve hatta beşeriyet hafızasından söküp atmaya ahdetmiş düşman karşısında, Türk’ün “göğsündeki kat kat îmanla” ve kanının her damlasıyla verdiği cevabın destanıdır. Çanakkale Mahşeri; asırlardır Anadolu coğrafyasında çalınan mayanın bozulmayacağının, en sağlam istihkâmın vatanını nâmûs bilenlerin pâk yürekleri olduğunun, “rükû” haricinde cihâna nizam vermiş başların asla eğilmeyeceğinin destanıdır.

Mehmed Niyazi’nin 1998 yılında yayınlandığı ilk günden bu yana büyük bir ilgiyle okunan romanı, Çanakkale muharebelerinin en gerçekçi anlatıldığı eserlerin başında geliyor. Bir muharebede tek bir neferin bile ne kadar önemli olduğu malumdur. Çanakkale Mahşeri romanını da, bu hakikatin âdeta bir tezahürü olarak kaleme alan Mehmed Niyazi, Çanakkale siperlerindeki en üst rütbelilerden en düşük rütbelilere kadar bizleri sayısız kahramanın dünyasında gezdirir. Çanakkale Mahşeri’nin kahramanları öyle bir rûh iklîminin insanlarıdır ki, efsanelerde anlatılanlardan daha efsanevî, tarih kitaplarında anlatılanlardan ise daha gerçektirler.
25
Yaratılış Mitolojileri
Yaratılış Mitolojileri
Gönül Yonar
Mitoloji - Destan
‘Başlangıçta...’ Yaratılışla ilgili birçok hikâye böyle başlar. Farklı coğrafyalarda ve tarihin her köşesinde bu sözcüğün yaydığı hikâyelere şahit oluruz. Mitolojilere yaptığımız yolculukta bizi bekleyen ‘ilk’ler aslında insanlığımızın kökenlerine uzanma, onunla temas etme hayalinden ve merakından başka bir şey değildir. Böyle bir merak ve istek bizi birçok medeniyetin dinî, kültürel ve sosyal dinamikleriyle yüz yüze getirir. Gönül Yonar, Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri kitabından sonra bu yeni kitabında da insanın kendi harikuladeliğini keşfetme ve anlama çabasının bir ürünü olan yaratılış mitolojilerini ele alıyor. Kadîm Doğu’nun altı medeniyetindeki bilhassa ilk yaratılış, kadının yaratılışı ve Tufan hadisesi mitlerinin ele alındığı bu çalışma insanlığın ve bizatihi insanlık düşüncesinin tarihî seyrini bir bütün olarak göstermesi bakımından fevkalade önem taşıyor.
24
Dünya Tarihinde Orta Asya
Dünya Tarihinde Orta Asya
Peter B. Golden
Tercüme: Yahya Kemal Taştan
Tarih
“Bu kitaptaki gayem, dört bin yıldan fazla bir zaman boyunca Mançurya ormanlarından tâ Macaristan bozkırlarına kadar uzanan muazzam bir bölgenin siyasî, iktisadî ve kültür tarihini özetlemekti. Orta Asya, yüzyıllar boyunca bugünkü dünyanın biçimlenmesinde mühim roller oynamış medeniyetlerin, dinlerin, imparatorlukların ve sair siyasî teşkilatların buluşma yeri olmuştur. Dünya Tarihinde Orta Asya, giriş niteliğinde bir kitaptır. Gayesi de dünyanın bu çok önemli bölgesindeki ülkelerin ve halkların tarihini aydınlatarak bugünkü dünyaya şekil veren etkenleri genel çizgilerle izah etmektir. Türk okuyucuları için Dünya Tarihinde Orta Asya’nın sayfalarında gözüken isimler, halklar ve yer adları  yabancı olmayıp Türkiye Türkleri tarihinin ayrılamaz parçalarıdır.” Peter B. Golden

Dünya Tarihinde Orta Asya, bölge tarihini bir bütün olarak ele almasıyla ve Türklerin en eski tarihinden bugüne uzanan tarihî silsileyi özlü şekilde sunmasıyla önem arz ediyor. Peter B. Golden’ın Orta Asya tetkiklerinde kazandığı haklı şöhret, Türk tarihinin en eski dönemlerine, bilhassa yerleşik-göçebe toplumların ilişkisi ve bunun neticesi olarak halkların teşekkülüne dair fikirleri, bu muhtasar eserinde anlaşılır tarzda genel okuyucuya sunulmuştur. Golden’ın tarihî hadiselere geniş bir zaviyeden bakan yaklaşımı, Orta Asya tarihinin yalnızca kadim dönemlerini değil, modern dönemlerini de içeriyor. Ayrıca bölgenin tarihi; siyasî, iktisadî, dinî ve kültürel veçheleriyle de ele alınmıştır. Orta Asya tarihinin en eski çağlarından günümüze uzanan dönem hakkında okuyucuya özlü bilgiler verilmesini amaçlayan bu eser, genel okuyucunun yanında üniversite öğrencileri için de kaynak ve ders kitabı olabilecek niteliğe sahiptir.  
20
Suların Gölgesinde
Suların Gölgesinde
Bekir Büyükarkın
Tarihi Roman
Akdeniz’de yıllar yılı sönmek bilmeyen bir güç ve azimle yelken şişiren, Rodos’tan İskenderiye’ye, Afrika sa­hillerinden Septe’ye, İspanya kıyılarından Venedik’e kadar etrafı kasıp kavuran, düşmanlarını rüyalarında bile terle­ten, zayıfın, fakirin dostu, kuvvetlinin ve âdilin hayranı Kurdoğlu Muslihittin Reis kimdi? Kinini, coşup taşan duygularını, kuvvet ve cesaretini nereden al­mıştı? Bu suali, Rodos Şövalyeleri Granmetri Vilye dö Lila­dam, Papa Onuncu Leon, İspanya Kralı Ferdinand, Tunus Hükümdarı Ebu Abdullah Mehmet, Fransa Kralı Birinci Fransuva, Mısır Sultanı Melik Eşref Kansu–Gavri, hattâ Yavuz Sultan Selim ile Kanunî Sultan Süleyman da çok kereler sormuştu. Sualler ekseriya cevapsız kalmıştı; kimisi hayranlıkla, kimisi korkuyla, kimisi de büyük bir hırs ve intikam duy­gusuyla Kurdoğlu’nu anar olmuştu… Bekir Büyükarkın’ın tarihî belgelere dayanarak yazdığı Suların Gölgesinde romanında yalnızca tarihin serin sularında unutulmuş bir Türk korsanının maceralarını değil, onun şahsında Türk’ün çelik iradesini, azmini, imkân ve fırsatları en iyi şekilde kullanışını ve tarihin seyrini değiştirme kabiliyetini göstermiştir.
20
Bir Yaratılış Efsanesi
Bir Yaratılış Efsanesi
Osman Aktaş
Mitoloji - Destan
Gözde renk, yerde mevsim yaratan yedi güneşin altında
Yarısı madde, yarısı ruh, öyle bir dünyaydı mekân...
Kilimi yeşil çayır, çatısı gök kubbeden obaydı;
Sesi Orhun Nehri akışlı, rengi akbuğdaydı;
Dört yanı alkımlı, çevreni yaydı mekân.
Yaprak hışırdaşır, kanat sesi duyulur
Alageyik koşuşlu sır ormanlarında;
Zümrüt Hüma uçuşlu semalarında
Özgür nefesiydi bereketi, biteği.
Geçit vermez demir dağlarının
Yollarına yazılırdı bir destan...

Bengütaşını yontan adsızın;
Aşkına savaşan ilkeli kızın;
Ozanlar sesi ıklığ, kopuzun;
Kadim yurduydu o mekân.
Ezelden geleceğe mirasıydı
Ongun bahar yağmurlarının
Sularında yıkanan Oğuz’un...

Bir mekân ki o, Bengibozların;
Savruk yeleli beyaz, doru ve al,
Güz rüzgârıyla yarışan ala atların;
Ruhundan süzülüp yeniden doğan
Kımız memeli, şahlanan kısrakların
Şairin Davet’ini alıp önceki asırlardan
Silinmez izler bırakıp “Uzak Asya’dan”
Dağlarına gün değimi vardığı Anadolu’ydu...
İçinde korkusuz Kan Turalı’lar, nice delikanlılar;
İnce Belli Banuçiçek, Sarı Selcen, Çalı Kuşu Alçin’ler;
Ağam hey! Kaşları yay, yüzleri ay nice güzeller vardı...
18
İsmi Lâzım Değil
İsmi Lâzım Değil
Acar Okan
Hatırat
Acar Okan: Genç emekli subay, sonra Hukuk Fakültesi mezunu; matbaacılık, kitapçılık, gazetecilik, Baş Müfettişlik, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı, Türk Dünyası Koordinatörü Başbakan Başmüşavirliği, Avukatlık, siyaset ve cemiyetçilik yapmış, bolca konferans vermiş, çeşitli dergilere makaleler yazmış, 4 kitabı neşredilmiş, okumayı seven, “hiç kimseye bilerek kötülük yapmayanların Cennet’e gideceği” ümidini taşıyan, hala adam olmaya çalışan bir adam… 40 küsur yıllık hizmetten sonra şimdi emekli, 74 yaşında… Bu kadar çok mesleğin sularında gezinmiş olmakla beraber omurgası tek: “Türk-İslam Terkibi”… 
Siyasetçi kimliğine rağmen iç siyasetin ayak oyunlarından bezmiş, sadece “Milli Politika”ya yönelmiş bir amatör kafa… 
27 Mayıs, 22 Şubat, 21 Mayıs darbelerinin içinde bulunmuş eski bir ihtilalci… 
Üst kademe Bürokratlığı ve siyasetçilği sırasında, (önemli komitelerde raportörlük de dahil) son 55 yılda pekçok mühim devlet ve siyaset sırrına vakıf olmuş, sorumluluk duygusuyla bunların büyük bir bölümünü saklamış, bir kısmının da “İsmi Lazım Değil” başlığında (kimseyi rencide etmeme ihtimamı ile) bir nevi hatırat olarak neşrine izin vermiştir. Yazarın pek muhataralı yıllarda şekillenen şahsiyetinden çok yazdıkları, yakın tarihimizi bilmeyen yeni nesiller ve bunları unutmaya çalışan eskiler için galiba önemli… Bu arada birilerini istemeden kırdıysa özür diliyor.
30
Türk Medeniyeti Tarihi
Türk Medeniyeti Tarihi
Ziya Gökalp
Sosyoloji
Ziya Gökalp’ın düşünce adamlığının yanı sıra bilim adamlığı vasfının da ortaya çıktığı eserlerin başında hiç şüphesiz Türk Medeniyeti Tarihi gelmektedir. Türk medeniyeti tarihi, hazırlanış biçimi, terminolojisi ve yöntemiyle bilimsel bir eserdir. Üstelik kitapta yer alan bilgiler artık bugün yenilenmiş ve güncellenmiş olsa da Gökalp’ın değerlendirmeleri ve yorumları bugüne kadar hala aşılamamış ve bu çalışması ışık tutucu ve öncü bir eser olma özelliğini hiç kaybetmemiştir. Gökalp, Türk medeniyeti tarihini bir bütün olarak yazmayı planlamış olsa da ömrü buna vefa etmemiş ve yalnızca “İslamiyet’ten Evvel Türk Medeniyeti” kısmını tamamlayabilmiştir. Türk Medeniyeti Tarihi; Başlangıç kısmında verilen bir takım teorik bilgilerden sonra beş kitaptan oluşmaktadır: İslamiyet’ten Evvel Türk Dini, Türk Muakelesi (Mantığı), İslamiyet’ten Evvel Türk Devleti, İslamiyet’ten Evvel Türk Ailesi ve İslamiyet’ten Evvel Türk İktisadı.
20
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Ziya Gökalp
Sosyoloji
Ziya Gökalp Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabında, Tanzimat'ın ilanından itibaren Osmanlı Devleti'nde tartışılan üç ayrı fikir akımı üzerinde durmuştur: Türkçülük, İslamcılık ve medeniyetçilik. Gökalp, devletin ve milletin kurtuluşunu bu üç fikrin uzlaşmasında aramış; İslamcılık ve medeniyetçilik dü­şüncelerini, Türkçülük düşüncesini daha da zenginleştire­cek bir vasıta olarak görmüştür. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Ziya Gökalp'ın zengin bilgi birikiminden hareketle bir sistem içerisinde sunduğu düşüncelerinin özeti mahiyetindedir. Kitapta, Türk milletinin ve devletinin XX. yüzyılın ilk çeyre­ğinde yaşadığı sorunlarına dair yazarın ortaya attığı çözüm önerileri yer almaktadır. Benzer sorunların günümüzde daha da şiddetli bir şekilde yaşandığı düşünülürse, Ziya Gö­kalp'ın fikirlerinin ve çözüm önerilerinin bugün için ne kadar değerli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
8
Demirdağın Kurtları
Demirdağın Kurtları
Hasan Erimez
Tarihi Roman
Ergenekon'dan çıkış üzerine harika bir tarihi roman.... “Kağanımızın buyruğudur! Eli kılıç tutan, kargı tutan, çevik ve bahadır erler büyük orduya seçilmek için hazır olsunlar! Hazır olanlar büyük meydanda toplansınlar! Ulu Kağanımızın buyruğudur! Ergenekon’dan çıkıyoruz! Ergenekon’dan çıkıp ana yurtlarımıza dönüyoruz!” Ergenekon; zor zamanda Türk’e yuva olmuş, ama asırlar geçtikçe Türk’ün o vücuduna sığmayan ruhuna dar gelmiş, o efsanevi, o kutlu yurt… Türk’ü azken çok eden, takatten düşmüşken yeniden muktedir kılan, unuttuğu mefkuresini benliğine yeniden nakşeden o mahfazalı, o bereketli yurt… Hüseyin Nihal Atsız’ın yirminci asır Türk Edebiyatında edebi bir cezbeye ulaştırdığı milli-romantik ruhun yirmi birinci asırdaki aksini Hasan Erimez’in Demirdağın Kurtları romanında görüyoruz. Her Türk’ün adeta ezbere bildiği Ergenekon Destanı’nı çarpıcı bir üslup ve engin bir hayal gücü ile romanlaştıran Hasan Erimez, okuyuculara bir solukta okuyacakları Türk tarihinin nefes kesici o efsanevi dönemini sunuyor. Töresini unutan, beğlerini, aksakallılarını ve en mühimi milletini dikkate almayan bir hakanın yol açtığı felaketler silsilesi, Türk’ü yok olmanın eşiğine getirmiş ve düşmanları karşısında Ergenekon’a sığınmak zorunda bırakmıştır. Ancak asırlar her yerde olduğu gibi Ergenekon yurdunda da işlemiş, Türkler Ergenekon’a sığamaz olmuş ve oradan çıkışın yollarını aramaya başlamışlardır. Çağan Kağan eşliğindeki Türkler tabiatın çetin şartlarıyla mücadele etmek zorunda kaldıkları nice arayışlardan sonra Ergenekon’dan çıkmayı başarmış ve kendilerini yok olmaya mahkum eden düşmanlarıyla tek tek hesaplaşmaya başlamışlardır.
20
Yaşlılığa Methiye
Yaşlılığa Methiye
Belma Aksun
Hikâye
“Kırk yıllık arkadaşıydı. Neyi okuyup, neyi okuyamaya­cağını çok iyi bilirdi. Kaşları çatıldı. Biri bırakmış olmalıy­dı kitabı. Evet evet, muhakkak böyle olmalıydı. Hiç şüphe­si yoktu. Ama… Sayfaları açık duran kitap ters çevrilmiş, yüzükoyun yatırılmıştı. Arkadaşının adetiydi bu; ya sayfa­nın ucunu kıvırıp kapatırdı kitabı veya böyle açık olarak yüz üstü yatırırdı, okuduğu yer belli olsun diye. İlkokuldan beri tanırdı onu. On sekizinde bile aşk ro­manlarına pabuç bırakmamıştı da şimdi, altmışları geride bıraktığında mı okuyacaktı? Hadi canım sen de! Evirdi çevirdi kitabı. Barbara Cartland’ın bir romanıydı. Fransız­ca bilmiyordu; ama yazarı, ne menem bir kitap olduğunu anlamaya yeter de artardı bile.”
16
Horasan'dan Anadolu'ya Türkiye Tarihi
Horasan'dan Anadolu'ya Türkiye Tarihi
Oğuz Ünal
Tarih
Oğuz Ünal çarpıcı bir üslupla, ilk olarak İslam Devleti hizmetinde ve Hilafet sancağı altında “Biladü’r-Rum”a (Roma ülkesine yani Anadolu’ya) cihada gelen Türklerin, ardından 11. yüzyıldan itibaren, coşkun bir fetih ruhu ve gaza ideolojisiyle, bu topraklarda yurt tutma, yeni bir vatan ve devlet kurma heyecanı taşıyan, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diyerek “Güneş Ülkesi” Horasan’dan “Güneşin Doğduğu Yer” Anadolu’ya dalgalar halinde akan Oğuz (Türkmen) boylarının, Selçuklu Sultanlarının sevk ve idaresinde ve Selçuklu ordularının öncülüğünde, bugün üzerinde yaşadığımız toprakları kanları ile yoğuruşu ve bu topraklar üzerinde dünya durdukça yaşayacak olan yeni bir Türk Devleti’nin, Orhun Kitabeleri’ndeki söylenişi ile “Bengü Devlet”in, Osmanlı atalarımızın deyişiyle “Devlet-i Ebed Müddet”in kuruluşunu belgelere dayanarak anlatıyor.
32
Cihângîr Tûğlar
Cihângîr Tûğlar
Turgut Güler
Edebiyat
Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler kitabının yazarı Turgut Güler’den daha önce eşi benzeri görülmemiş bir Yavuz Sultan Selîm Hân târîhi okuyacaksınız: Yavuz Sultan Selîm Hân’ın olmadığı bir Dünyâ’da tûğ olmak, ne kadar mânâsız ve ne târif edilemez bir boynu büküklüktür. Yahyâ Kemâl, “Yavuz Sultan Selîm” kelimelerine sığdırdığı “Cihângîr” hasletlerini, en çok “tûğ”larla birlikte keşfetmiş ve onun Cihân’ı emellerine dar gören tasavvurlarını, hep “tûğ” alem ve zülüflerinde uçarken görmüştür. Selîmnâme’nin bağlantı beyitlerinin “tûğlar” kelimesiyle bitmesi, tesâdüf değil, çok yüksek bir şuûrla düşünülmüştür. Yavuz Sultan Selîm’in “Cihângîr”liği, doğrudan bu tûğların yöneldiği istikâmetlerin ölçülmesiyle ortaya çıkacak bir mesâfe husûsiyetine sâhiptir. Benzetmede bir hatâ olmazsa eğer, Yavuz Sultan Selîm’in hâkân tûğları, muazzez Hükümdâr’ın en yakın sırdaşlarıdır. En güvendiği devlet adamına, hattâ kan bağı bulunan akrabâsına dahî söyleyemediği istikbâle dâir plânlarını, tûğlarla paylaşmış, onları, kimsenin bilmediği hedeflere yöneltmiştir. Yavuz Sultan Selîm’in tûğları, büyük Hâkân’ın kendisi gibi, ufuk çizgisi Dünyâ’yı içine alan tûğlardır. Bu tûğlar, Cihângîr Yavuz Sultan Selîm Hân’ın, ismiyle müsemmâ “Cihângîr Tûğlar”ıdır…
35
Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu
Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu
İbrahim Kafesoğlu
Akademik Çalışmalar
Selçuklu İmparatorluğu hususunda alanında otorite sayılan isimlerin başında gelen Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu başlıklı çalışmasında Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’da artık siyasî, iktisadî ve içtimaî açıdan kök salan Türklüğün Kafkaslardan Yemen’e kadar uzanan tarihî serüvenini Sultan Melikşah’ın şahsında ve güttüğü siyasette tetkik etmiştir. Selçuklu İmparatorluğu’nun artık neredeyse tabiî sınırlarına ulaştığı bu dönemde, Türk tarihine adını altın harflerle yazdıran Nizâm ül-Mülk de on yedi sene vezirlik yaparak vefatına kadar devletin idaresindeki faal görevini sürdürmüştür. Prof. Kafesoğlu bütün diğer kitaplarında olduğu gibi, bu eserinde de Selçukluların kültür hayatına temas etmiş ve medeniyetimiz içinde sahip oldukları önemi muhtelif yönleriyle okuyucunun dikkatine sunmuştur.
22
Kanije
Kanije
Mehmed Niyazi
Tarihi Roman
Devletin temeli toprağa değil, milletin vicdanına atılır. Milletin sevgisi devleti koruyan, büyüten biricik unsurdur. Ne yazık ki sevgi sübjektif bir kavram… Böyle bir sevgi taşıyan milletin de, devletin töresini, geleneklerini baş tacı etmesi gayet tabiidir. Yaşamak içgüdü, yaşatmak ise yürek ve şuur meselesidir. İçgüdümüzden kurtulup yürek ve şuurumuzun emrine girdiğimiz oranda insanız. Tarihe mal olmuş kişilerin arasında dahi böyle insanlar ender görülür. Bunlardan birisi de Tiryaki Hasan Paşa’dır. Milletimizin büyük evlatlarından Tiryaki Hasan Paşa’nın nasıl bir strateji ve taktik dehâsı olduğunu; her şeyden önemlisi yürek ve şuurun emrinde bir ferdin devletinin değil bir kalesini, bir kaya parçasını bile düşmanlara vermemek için nasıl cansiperane bir mücadeleye giriştiğini Mehmed Niyazi’nin kaleminden okuyacaksınız.
15
Türk Töresi
Türk Töresi
Ziya Gökalp
Sosyoloji
Ziya Gökalp ilk kez 1923 yılında yayımlanan kitabında, Türklerin töreyi ne şekilde tanımladığını, töre anlayışlarının nasıl şekillendiğini, töreyle ilgili bilgilerin hangi kaynaklarda ne ölçüde yer aldığını, kısacası Türk töresinin ne demek olduğunu araştırmaktadır. Eserin “Başlangıç” kısmında “Töre Ne Demektir?”, “Türk Kendisini Başkalarından Nasıl Ayırıyordu?” gibi sorular sorarak bunlara cevap arayan Ziya Gökalp, öncelikle töre kelimesini, tarihî ve edebî kaynaklardaki takibini yaparak tanımlamıştır. Ziya Gökalp’a göre Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Bu yüzden Ziya Gökalp, Türk mitolojisinin ana karakterlerinden tutun da yirminci yüzyılda bile canlılığını hâlâ muhafaza eden kadim geleneklerimiz arasında bağlantılar kurarak, Türk töresini bütün yönleriyle ele almış ve oldukça sade bir dille okuyucuya sunmuştur.
12
Türkçülüğün Esasları
Türkçülüğün Esasları
Ziya Gökalp
Sosyoloji
Türk düşünce, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından olan Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eseriyle “Türk milletindenim” demenin ne demek olduğunu, Türk milletinin kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmesi gerektiğini öğreten bir ilk öğretmendir. Bu çabalarıyla Türk milliyetçiliğinin zeminini de hazırlayan Gökalp, kendisine kadar dağınık bir halde gelen düşünceleri bir araya getirerek, gerçek anlamını bulan bu düşünceye Türkçülük adını vermiş ve milletin bundan sonra gideceği yolu tayin etmiştir. İmparatorluktan Millî-Devlete geçiş döneminde yaşayan Gökalp’ın, insanların kafalarının karışık olduğu bir dönemde, bu karışıklığa çözüm bulmak amacıyla Türk toplumu ve kültürü üzerine yaptığı sosyolojik, kültürel ve siyasî değerlendirmeler geçerliliğini bugün de muhafaza etmektedir.
13
Umumî Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Görüşler, Mülâhazalar
Umumî Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Görüşler, Mülâhazalar
İbrahim Kafesoğlu
Akademik Çalışmalar
Türk tarih ve kültürünün iyi anlaşılması için, araştırıcıların tarihimizi bir bütün olarak değerlendirmesini aksi takdirde, çok önemli konularda eksik ve hatalı sonuçların ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk tarihinin Osmanlı devresi ile meşgul olanların Selçuklu ve İslam öncesi konularını da iyi bilmesi gerektiğine inanır, keza tarihimizin başlangıç noktası üzerinde çalışanların da bilhassa kültür mevzularında günümüze kadar mes’eleleri birbirine bağlayarak getirmesi gerektiğini düşünürdü. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun bu hassasiyeti gözetilerek, “Umumî Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Görüşler, Mülâhazalar” başlığı altında bir araya getirilen makaleler, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun son 25 yılda yayınladığı ilmî çalışmaların bir araya getirilmesi ile okuyucuların hizmetine sunulmuştur. Kitapta yer alan makaleler; Türk tarihinin en fazla tartışılan konularından tarihte “Türk” adından eski Türk dinine, Türk fütuhat felsefesinden Türk medeniyetinin Batı karşısındaki yerine, ilmî tarihçilik usulünden Cengiz Han’ın Türk olup olmadığı mevzularına kadar oldukça geniş bir yelpaze sunmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca yetişen tarihçiler arasında Türk tarihini kesintisiz bir bütün olarak ele alan ender şahsiyetlerin başında gelen Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun bu makalelerinin Türk tarihçiliğine şümullü bir bakış kazandıracağı inancındayız.
35
Selçuklular ve Selçuklu Tarihi Üzerine Araştırmalar
Selçuklular ve Selçuklu Tarihi Üzerine Araştırmalar
İbrahim Kafesoğlu
Akademik Çalışmalar
Selçuklu tarihçiliğinin akla gelen ilk isimlerinden biri olan Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu meslekî hayatının on beş yılını Selçuklu tarihine ve kalan yirmi beş yılını da Selçuklulardan önceki ve sonraki Türk tarihini Selçuklular üzerinden birbirine bağlayarak, Türk tarihinin kesintisiz bir süreklilik arz ettiğini göstermeye hasretmiştir. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun “Selçuklular ve Selçuklu Tarihi Üzerine Araştırmalar” başlığıyla sunduğumuz bu çalışması iki ana bölümden oluşuyor: Birinci bölüm Selçuklular tarihini kuruluşundan yıkılışına kadar siyasî, iktisadî, içtimaî ve fikrî veçheleriyle ele alırken; ikinci bölüm ise, “Nizâmü’l-mülk ve Siyâsetnâmesi”nden “Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Dünya Tarihindeki Rolü”ne kadar merak uyandıran birbirinden farklı Selçuklu araştırmalarını ihtiva ediyor.
30
Halifeler Tarihi
Halifeler Tarihi
Celâleddin Suyûtî
Tercüme: Onur Özatağ
Dini Araştırmalar
Klasik devir Arap tarihçiliğinin son temsilcilerinden olan Celâleddîn Suyûtî’nin eseri, Hz. Muhammed’in vefatının ardından, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle birlikte başlayan ve böylelikle İslam tarihinin, özellikle ilk iki yüzyılı boyunca en temel yapı taşlarından birini oluşturan halifelik kurumunu ve halifelerin hayatlarını vakayiname şeklinde ele alır. Başka bir deyişle, kitabın öznesi Hulefâ-i Râşidîn olarak bilinen ilk dört halife -ki bu devir sadece Suyûtî için değil, diğer tüm İslam müverrihleri için de Hz. Muhammed’le birlikte Asr-ı Saadet’tir- bunları takiben Emevîler (661-750), Abbâsîler (750-1258) ve son olarak Memlük hâkimiyetindeki Mısır Abbâsîleri’dir (1261-1517). Böylelikle, eşyanın tabiatı gereği eser bir büyük adamlar tarihi ya da elitler tarihidir; bir saray ve yüksek kültür tarihidir. Bunun yanı sıra, savaşlardan ve önemli fetihlerden, mucize olarak algılanan olaylardan şiirler eşliğinde, duygusal bir dille bahsederken; yenilgi, felaketler ve önemli kimselerin ölümlerinden de yine ağıtlarla bahseder. Anlaşılacağı üzere, Celâleddîn Suyûtî’nin tarihe yaklaşımı olguyu olduğu gibi aktarmaktan öte, duygusal ve coşkuludur.
43
Çanakkale Cephesinden Mektuplar
Çanakkale Cephesinden Mektuplar
Guy Warneford Nightingale
Tercüme: Yahya Yeşilyurt - Recep Gülmez
Tarih
“Güney Afrika’da 3 yıl içinde kaybettiğimizden daha fazla asker ve subayımızı Çanakkale’ye çıkan bu taburda ilk 3 gün içinde kaybettik!” Çanakkale’ye çıkarma yapan birliklerde bulunan İngiliz muhabereci Guy Warneford Nightingale yaşadığı şoku, ailesine yazdığı mektuplarda işte bu cümlelerle ifade ediyor. Çanakkale’yi kısa sürede geçip, İstanbul üzerinden Rusya’ya yardım götürmek ve Osmanlı Devleti’nin payitahtını işgal ederek onu saf dışı bırakmak isteyen İtilaf Devletleri’nin bir daha asla unutamayacakları Türk direnişine birinci elden şahitlik eden Nightingale, İngilizlerin Çanakkale’ye gelmeden önceki ve geldikten sonraki psikolojilerini ve orada yaşadıklarını ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Sansürsüz bir şekilde yayınlanan bu mektupların Çanakkale Savaşları’yla ilgili literatüre önemli bir katkı sunacağı kanaatindeyiz.
15
Robinson Crusoe
Robinson Crusoe
Daniel Defoe
Tercüme: Belma Aksun
Roman
Klâsik sıfatını gerçekten hak eden, Daniel Defoe’nun en meşhur romanı olan Robinson Crusoe, çok yönlü okumalara imkân veren; egzotik bir macera romanı olmasının yanında, hem yalnızlık psikolojisini yansıtır, hem ekonomik bireyciliğin, şifrelenmiş gizli bir özgeçmişin izlerini taşır, hem de emperyal bir genişleme hayalini ve kehanetini içinde barındırır. Gene de bunların hiç biri onu tümüyle ifade etmeye yetmez. Robinson Crusoe, okumaya başlayınca elinizden bırakamayacağınız, her olayı adeta kahramanı ile birlikte yaşayacağınız sürükleyici bir macera romanı ama sadece macera romanı olarak okunamayacak, okunmaması gereken, çok yönlü bir eser.
22
Genç Werther'in Istırapları
Genç Werther'in Istırapları
Johann Wolfgang von Goethe
Tercüme: Senail Özkan
Roman
Dünya edebiyatına aşina olan tek bir kimse yok ki Werther adını duymamış olsun. Bu mustarip, heyecanlı ve kabına sığmayan âşık iki yüzyıldan fazla bir süredir hayatımızın tam ortasında kendisine bir yer edinmiş durumda. Öyle ki, artık Werther’den haberi olmayan birinin gerçekten âşık olduğuna inanmak çok zor. Goethe, Genç Werther’in Istırapları’nı yayınladıktan elli yıl sonra, bu eserin nasıl doğduğuna dair bir soruya şu cevabı verir: “Yaşadım, sevdim ve çok acı çektim! Hepsi bu.” Goethe’ye bunu söyleten neydi? Hangi acılardı, hangi gönül maceralarıydı “çok acı çektim” dedirten? Genç Werther’in Istırapları’nı kaleme aldığı gençlik yıllarındaki halet-i ruhiyesi nasıldı? Werther hangi acıların, hangi ıstırapların meyvesidir? Werther’in ıstıraplarını anlayabilmek için genç Goethe’nin hayatını, ıstıraplarını, ihtiraslarını ve kadınlarla münasebetini bilmek gerekir. Ötüken Neşriyat olarak Dünya Klasikleri serisinde sunduğumuz Genç Werther’in Istıraplarını Türkçeye tercüme eden Senail Özkan, aynı zamanda bu soruların tamamına cevap bulabileceğiniz bir de Sonsöz kaleme aldı. Senail Özkan’ın nefis Türkçesi ve neredeyse kitap hacmine ulaşan kapsamlı Sonsöz’üyle sunduğumuz bu enfes tercüme, Türkçede yayınlanan Dünya Klasikleri serilerine yeni bir soluk kazandıracak.
20
Yalnızlık Muhatab İster
Yalnızlık Muhatab İster
Cengiz Aydoğdu
Deneme
“Yalnız”ın muhatabı Allah’tır. Bu gerçeği farkettiğiniz anda hayat maceranızın yöneldiği mecra,  her hâlûkârda sizi sürüden ayırıp şahsiliğin alanında bir “fert” kılacaktır. Artık orada kendinize ait bir “şahsiyet” inşa edip edememek size kalmıştır. Bu kitaptaki yazılar, bir bakıma bu “inşa” arayışının ifadesidir. Kaldı ki ömür dediğimiz şey, bir “şahsiyet inşası” için bize verilmiş kısa bir mühletten başka nedir ki?
16
Aşk Yolu
Aşk Yolu
Namık Kemal Zeybek
Din - Tasavvuf
Namık Kemal Zeybek Aşk Yolu’nda “Pîr-i Türkistan” Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetlerinin nasıl tükenmez bir hazine olduğunu gösteriyor. Türkistan Pîri’nin; Türk kimliğinin teşekkülünde ve İslamiyet’in engin bir coğrafyada yayılışında sahip olduğu önemden ne kadar bahsedilse azdır. Namık Kemal Zeybek bulunduğu her ortamda, alpler önünde meşale, erenler gönlünde âşk, âlimler dilinde hakikat ve bütün bir milletin ruhunda maya olan Hoca Ahmet Yesevî’yi anlatmaktan bir an olsun durolmamıştır. Türkler nezdinde yalnızca İslamiyet’in değil aynı zamanda Türkçenin de bayraktarı olan “Pîr-i Türkistan” Hoca Ahmet Yesevî’den öğreneceğimiz daha çok hikmet var.
27,5
Oruç Barbaros Sultan
Oruç Barbaros Sultan
Dursun Saral
Tarihi Roman
Denizciliğe heves ettiler, tayfa oldular. Azmettiler, çalıştılar, teknenin sahibi oldular. Oruçla Hızır’la birleşip, deryalara açılıp, yeni yerler ve insanlar tanımak istediler. Reislik hevesine kapılıp reisliklerinden oldular. Köyleri, evleri, kaleleri yağmalandı, sevdikleri şehit edildi, sabrettiler. Yine denize açılıp kendi işlerinde olmayı dilediler ama hapsedildiler. Rablerine yalvarıp kendi kurtuluşları ve cümle İslâm’ın ferahı için yakardılar, kurtuluşa nail oldular. Zaman geldi, sultanlara bey oldular, kâfirlere karşı Müslümanların yardımına koştular. Yaralandılar, uzuvlarını kaybettiler ancak asla yılmadılar, İslâm için cihattan geri durmadılar. Gün geldi ihanete uğradılar ama her durumda tevekkül ettiler. Çalıştılar, cihat ettiler, ihsanda bulundular ve kendi mülklerini edinip, üzerinde sultan oldular. Zevkusefaya düşüp Allah yolunda cenk etmekten yüz çevirmediler. Türk adını Mağrip diyarından tüm cihana duyurdular. Belki peşlerinde kabir bırakamadılar ama övünülecek şanlı bir tarihi miras bıraktılar. Bu kitap, Oruç ve Hızır Reislerin 1478–1518 yılları arasındaki yaşantılarının, tecrübelere ve belgelere dayanılarak “Tarihi Empati/Roman” türünde anlatılıp yazılmasıdır.
35
Karamazov Kardeşler
Karamazov Kardeşler
Fyodor Dostoyevski
Tercüme: Ender Gürol
Roman
Dünya Klasikleri dendiğinde akla ilk gelen kitaplardan biri hiç şüphesiz Karamazov Kardeşler’dir. Dostoyevski’nin başyapıtı olarak kabul edilen bu eserin yalnızca edebiyatta değil, başta psikoloji olmak üzere çeşitli disiplinlerde büyük etkileri olmuştur. Dostoyevski’nin insana, aileye, Tanrı’ya, devlete ve topluma dair görüşlerinin en berrak ve bir o kadar da girift örneklerini Karamazov Kardeşler’de bulmak mümkün. Dostoyevski sadece insanlar (kahramanlar) arasındaki ilişkileri değil, bu ilişkilerin temelinde yatan saikleri de ayrıntılı bir tahlile tâbi tutar. Bir aile dramının sahnelenmesiyle başlayan eser, her bir aile ferdinin ve dolayısıyla toplumun her bir üyesinin aslında ne kadar trajik bir hayatı olduğunu gösterir. Karamazov Kardeşler sadece romana getirdiği yeni teknik imkânlar açısından değil, insanlar arası gündelik ilişkilerin bütün bir sosyal yapıyı nasıl derinden ve geri dönülemez bir biçimde etkilediğini göstermesi bakımından da klasikler arasındaki yerini muhafaza ediyor.
50
Kadıköy'ün Kitabı
Kadıköy'ün Kitabı
Tamer Kütükçü
Şehir Kitapları
“Kaybolan Selamiçeşme’de unutulmaz simalar vardı ki, bunlardan biri Şişman Yanko idi. Asıl adı Yanko Ananyadis’ti. Tuhafiye işi ile uğraşırdı. Her türlü yünlü, peştamal, Amerikan bezi, ama ille de Selanik işi yünlü fanilalar satardı. Evinin bahçesinde o da üzümler yetiştirir, Rumların pek çoğu gibi, bunları satmaz, şarap yapardı. 1930’da Yanko Yunanistan’ın yolunu tuttu. Köşkün yeni yaşamı, Tevfik Sabuncu Bey ailesine açılıyordu. Ne var ki, bu ailenin yaşantısı Yanko’nunki kadar keyifle örülü olamadı. Tevfik Bey’in oğlu Orhan gırtlak tüberkülozundan dayanılmaz acılar çekiyordu ve hemen hemen hiçbir şeyi yiyemiyordu. Evin tüm neşesi sönüktü. Hatta rivayet olunur ki, bir bayram günü bahçenin cadde tarafındaki avlusuna her vakitki mahzunluğuyla oturmuş ve “ah!” demişti, “kurbanda kavurmalar mis gibi kokar, hiç olmazsa bir iki lokma yiyebilseydim…” Orhan, aynı yıl köşkün bahçesine de, bu dünyaya da veda edecekti…”
“Kızıltoprak’a giderken, Kadıköy İstanbul Anadolu Lisesi’nin bulunduğu yere yakın, semtin bu cümbüşlü, dünyevi havasıyla iç içe, bir dergâh yer alırdı: Mecidiye Dergâhı. Avlusu kırmızı tuğladan bir yapıydı. Bahçe kapısının iki tarafında birer çeşme vardı. Bahçede ulu ağaçlar olmayıp, erik, armut, ayva ağaçları gelişigüzel dağılmışlardı. Bahçenin ilerisinde küçük bir de mezarlık mevcuttu. 1925’te tekkeler kanununca kapatıldıktan sonra, Mecidiye Dergâhı iyice bakımsız bir hal aldı. Önce mezarlık sökülüp yerine bir apartman dikildi. Bu apartmanın üçüncü katında oturan Mecidiye Dergâhı’nın son şeyhi Yusuf Fahri Baba (12.01.1891 – 12.12.1967), 1965 yılı itibariyle damı çökmüş haldeki dergâhı seyreder ve “O da bizim gibi çöküyor” derdi. Bugün dergâhtan geriye hiçbir şey kalmadı…”
32
Kuvayı Milliye'nin Hazinesi
Kuvayı Milliye'nin Hazinesi
Metin Savaş
Roman
Batı Anadolu'da gizemli bir şehir: Balıkesir şehrin altındaki esrarengiz tüneller... Türk Kurtuluş Savaşını başlatan kuvayı milliyecilerin yitik hazinesi... Böyle bir hazine gerçekten var mıdır yoksa halk muhayyilesininin kurguladığı alelâde bir şehir efsanesinden mi ibarettir bu hazine? Bir zamanlar Balıkesir'de faaliyet göstermiş olan gizli bir teşkilât... İstiklâl Harbi'nin binlerce yıl öncesine dayanan kolektif şuuraltı kodları... Zağanos Paşa Camisi'nin ön cephesindeki sembolik mermer saatin çözülemeyen şifresi... Bu saat niçin daima iki buçuğu göstermektedir? Öğle vaktinin iki buçuğu mu yoksa gece yarısının iki buçuğu mu?

Kuvayı Milliye'nin hazinesi adlı bu sıra dışı romanda yetişkinlerin tüketim kültürü aymazlığından tutun da protest gençliğin hercaî atılganlığına varıncaya dek iç içe geçmiş hikâyeler okuyacaksınız.
27,5
Kızılelma'nın İzinde
Kızılelma'nın İzinde
Necati Gültepe
Tarih
Kızılelma’nın ortaya çıkışı ve onunla ilgili ilk bilgiler çok ama çok eskilere dayanır. İlk defa Altay dağları ile hazar gölü arasında gösterilen, Turan Zemin denen yerde, yani Türk Mitolojisinde Kızılelma’dan söz edildiğini tesbit edilebiliyoruz. Toplum önderleri, bilgeler, düşünürler ondan söz etmeye ya da onu tarif etmeye kalktıklarında, çok farklı şeyler anlatırlar. Bu sebepten Kızılelma konusunda fikir birliğine pek rastlanmaz. Hâlbuki tarihçi Peçevi İbrahim Efendi ve Evliya Çelebi eserlerinde anlattıkları Kızılelma konusunda hemfikirdirler. İşte bunun için çok boyutlu olduğunu düşündüğümüz Kızılelma’yı tek boyuta indirgemeden yani O’nu çerçevelemeye kalkmadan sadece anlamaya çalışarak iz sürdük. Bu kolay olmadı, çünkü onun seyrettiği tarihi yolculuk çok uzun sürmüş yayıldığı coğrafya çok genişlemişti Bu uzun yolculukta her menzilde Kızılelma’dan bir ize rastladık; Cennette Âdem babamızın kovulmasına sebebin bir elma olduğunu söylerler, daha sonra yeryüzünde varlığını sürdürmesinin de sebebi olacaktı. Nuh’un gemisinde, İstanbul’da, Roma’da, Viyana’da ondan izler vardır. Kur’an’ın Bâtıni yorumlarında, Hz. Peygamberin hadislerinde dolaylı olarak ondan söz edildiği bilinmektedir. Ehlibeytin sırrı ile sırlandığını Pir Sultan Abdal söylüyor. Onlarca şiiriyle Kızılelma’yı bize anlatmaya çalışır. Öte taraftan Topkapı sarayında Yavuz Selimin portresini iki elinde iki Kızılelma ile izlerken bütün söylencelerin gerçek olduğunu anlarız. Kızılelma’nın izini sürmek amacıyla çıktığımız bu uzun yolculukta tek bir kural geçerliydi, gerçekçi olmak. Öylede olduk. Hiç romantizme hamasete kaçmadan Kızılelma’yı anlatmaya çalıştık.
28
Sefiller
Sefiller
Victor Hugo
Roman
Sefiller, her biri bir roman büyüklüğünde beş kitaptan oluşuyor; romanda her şey var. Romanın esasını, Jean Valjean’ın hayatı teşkil ediyor, Marius ve Cosette arasındaki aşk da bu hayatı süslüyor. Hikâyenin büyük bir kısmı gerçek olaylara dayanıyor. 

Sefiller, tezi olan bir roman; adaletsizliğe karşı bir hücum. Hugo, insanları, küçük suçlar için küreğe mahkûm eden, suçluyu ıslah etmekten ziyade cezalandırmak üzerinde duran, hafifletici sebepler üzerinde durmayan, göz hapsi altında tahliyeye imkân vermeyen barbarca bir hukuk ve ceza sistemini eleştiriyor. Bu halleri yaratan ve katlanan toplumu suçluyor. 

Hugo’nun, Fransa tarihinde çok önemli yeri olan İmparatorluk, Bourbon restorasyonu ve Temmuz hanedanlığı hakkındaki sözleri okunmaya değer ve ibret verici. Aslında Marius’un siyasî düşünceleri, tıpkı Hugo’nun geçtiği safhalardan geçiyor; ilkin kralcı, ardından Bonapartçı ve nihayet cumhuriyetçidir. 

Hugo, Fransız Millet Meclisi’nde bulunmuş olmakla, pratik politika hakkında bildiklerini anlatıyor. Maamafih, halkı imparatorluğun fanatik destekleyicileri haline getiren veya onları, ölmeleri için barikatlara gönderen siyasî hareketin mistisizmi hakkında şevk ve heyecan duyuyor.

Sefiller, hepsinin üstünde, kutsallık üzerine ahlâkî ve dinî bir incelemedir ki, bu da bir romancı için belki en zor tezlerden biridir. Piskopos Myriel, aziz mertebesinde bir adam ve onun Valjean üzerindeki ahlâkî nüfuzu onun iyi bir insan olması yolunda kesin bir rol oynuyor. Valjean’a gelince; bir cömertlik ve fedakârca sevgi modeli. Böylece, o da diğerlerine tesir ediyor, onların doğru yola girmelerine imkân hazırlıyor. Bu suretle anlatılan ahlâkî ders, dinî kalıplardan çıkarılıyor; son derece kötü bir insan bile, affedilmekle, kendisine sevgi ile muamele edilmekle, doğru yola girebilir. 

Bu sosyal, siyasî ve ahlakî tezlere ilâve olarak Hugo, hikâye ile organik bir bağlantısı olmayan muazzam miktarda çeşitli bilgi ve yorumu da önümüze koyuyor. Böylece, argonun tarihi, rahibe ma-nastırlarında hayat, Paris’in lâğımları ve Waterloo savaşı hakkında âdeta bağımsız makaleler okuruz. Bunların bazıları göz kamaştırıcıdır. Waterloo’da olup bitenler şaheserce anlatılıyor. 

Nihayet Hugo’nun, Paris’in eski mahalleleri hakkındaki notlarını da zikretmeliyiz. O bunları yazdığı sırada, bu mahalleler yıkılıyor, yeni ve geniş yollar yapılıyordu. Hugo’nun bu yazıları, hızla kaybolmakta olan sokak ve binalar için duyduğu derin nostaljiyi (hasreti) yansıtıyor. Pek az yazar, şehri, hayat, metabolizma ve ölüm işlemleriyle yaşayan bir organizma halinde görebilecek kadar böyle-sine derin hislere sahipti.

Sefiller, hiç şüphe edilemez, bir şaheser. Onun yaygın, konudan konuya atlayan yapısını bir kusur olarak kabul etsek dahi, romanın plânı, modern bir zevkin kolaylıkla kabul edemeyeceği ölçüde melodram ve tesadüflere dayanıyor; üslûp gösterişli, fazla düşünmeksizin ortaya sürülen anti-tezlere dayalı, ton gösterişli, iddialı ve mübalâğalı. Herşeye rağmen Valjean ve onun piskoposu, edebî ölümsüzlüğe eriştiler ki, Sefiller’i okuyanlar onları unutamaz.

*

Ötüken’ce yayınlanan 1970 sayfa boyutundaki kitap l907 yılında Avan-zade M. Süleyman tarafından Osmanlı Türkçesiyle yayınlanmış olan metnin yeni harflere çevrilerek Erol Kılınç tarafından günümüz Türkçesine uyarlanması suretiyle yayına hazırlanmıştır. Eksiksiz bir metindir. İçindeki resimler ise orijinal baskılarındaki resimlerden basıma uygun olabilenlerinden seçilmiş-tir. Ötüken, eseri gerek üslûp ve gerek teknik olarak yüksek bir kalite ve iplik dikişli ciltler halinde okuyucuya sunmuştur.
85